İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Necmeddin Bilal Erdoğan, Katar merkezli Atheer platformunda yayınlanan ve "Önemli Kişiler" anlamına gelen "Zû Şan" adlı podcast serisine katıldı. Programda özel hayatı, ailesi ve yürüttüğü sivil toplum çalışmalarıyla ilgili soruları yanıtlayan Erdoğan, annesi Emine Erdoğan’ın kökenlerine, evdeki kültürel atmosfere ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi mücadelesine tanıklık ettiği yıllara dair açıklamalarda bulundu.
"BABAMIN SİYASETE GİRMESİ LİSE YILLARINA DAYANIYOR"
"Başlangıçta şunu söylemeliyim ki çocukluk yıllarımız, babam Cumhurbaşkanı'nın siyasete yoğun bir şekilde daldığı yıllardı. Çünkü Cumhurbaşkanı'nın siyasete girişi lise yıllarına dayanıyor. Bu yüzden, örneğin ben 1981 yılında doğduğumda, bu tam olarak Türkiye'deki 1980 darbesini takip eden dönemdi. O zamanlar, Cumhurbaşkanı'nın mensubu olduğu siyasi hareketin lideri Necmettin Erbakan darbe mahkemelerinde yargılanıyordu ve Cumhurbaşkanı sürekli İstanbul ile Ankara arasında gidip geliyordu. Çünkü davalar orada, Ankara'da görülüyordu. Cumhurbaşkanı bu davaları takip etmek için sık sık İstanbul'dan seyahat ediyordu. Hatta ismimin 'Necmettin Bilal' olmasının sebebi, ben doğduğumda Cumhurbaşkanı'nın hastanede annemin yanında olmaması, bilakis mahkemede davayı takip ediyor olmasıydı. Doğumum münasebetiyle, o sırada partinin ve hareketin lideri olan Necmettin Erbakan'ın ismini bana verdiler."
"ERDOĞAN'IN EVİNDE BÜYÜMEK BABANIZI ÇOK GÖRMEMEK DEMEKTİR"
"1983'ten itibaren ve parti hayatına yeniden dönülmesi, siyasetin doğal mecrasına girmesiyle birlikte, şimdiki Cumhurbaşkanımız 1984 yılında partisinin İstanbul İl Başkanı oldu. Sonuçta o günlerin gerçeğine göre yeni kurulmuş bir parti teşkilatından ve 30 yaşında, tüm İstanbul teşkilatının başında duran Tayyip Erdoğan adında bir gençten bahsediyoruz. Bu yoğun meşguliyetin ortasında diyebilirim ki, çocukluğum boyunca babamız, Cumhurbaşkanımız ile evde akşam yemeği veya kahvaltı yaptığımız sahneler neredeyse gözümün önüne gelmiyor ve bu tür anıları hatırlamakta büyük zorluk çekiyorum. 1988 ve 1989 yıllarında, annemden de bahsedecek olursak; Cumhurbaşkanımız Türkiye'de ilk kez parti kadın kollarını kurdu. Siyasi partilerde kadın kolları veya gençlik kolları diye bir şeyin olmadığı bir dönemde, şimdiki Cumhurbaşkanımız o zamanki Refah Partisi'nin kadın kollarını 1988'den itibaren kurdu ve annem de o kadın kollarında aktif rol almaya başladı. O zamanlar ben 8 yaşındaydım ve gerçekten anne ve babamızın siyasi çalışmalara yoğun emek ve zaman harcadığı bir evde büyüdük. Yetişmek, Recep Tayyip Erdoğan'ın evinde büyümek, babanızı çok görmemek, sonra annenizi az görmek anlamına gelebilir. Ama onların eve gelememesi veya çocuklarıyla yeterince vakit geçirememesi daha yüce ve kutsal bir amaç içindi."
"ANNEM ARAP KÖKENLİDİR, EVDE ARAPÇA KONUŞULURDU"
"Annem tabii ki Arap kökenli. Belki bu pek bilinmiyor ama annem Türkiye'nin Güneydoğu'sundaki Siirt bölgesindendir ve Siirt Arapların yaşadığı bir bölgedir. Annemin evinde dedem ve anneannem kendi aralarında Arapça konuşurlardı. Dayıları ve kendisi de onların Arapça konuşmalarını anlarlar ama Türkçe cevap verirlerdi. Bu yüzden çocukluğumuzda onların evine gittiğimizde, ben ortaokulda Arapça öğrenmeye başlamıştım. Konuştukları dil benim öğrendiğim Arapça ile hiç uyuşmadığı için onlara takılırdım. Anneanneme gülerek, 'Bu ne biçim Arapça? Siz şöyle diyorsunuz ama bize böyle öğretiyorlar' derdim. Ama gerçekten annem Araptır ve Arap kültürünü, Arap mirasını çok sever. Bizim için bu, taşıdığımız mirasın bir parçasıdır. Hatta şöyle derler; Cumhurbaşkanı Türkiye'nin kuzeydoğusundaki Rize'dendir, annemin ailesi ise güneydoğudandır. Ama her iki ailem de çok uzun zaman önce, yani bir asırdan fazla süre önce İstanbul'a gelmişler. O zamanlar Rize'den birinin Siirt'ten biriyle tanışıp evlenmesi pek beklenen bir şey değildi. Adetler, gelenekler ve kültürler farklıdır. Bu anlamda onların bir araya gelmesi aslında sosyal ve kültürel olarak ne kadar açık görüşlü ve ileri görüşlü olduklarını gösteriyor. Ama aynı zamanda her ikisi de kendi kültürel mirasına, adetlerine, geleneklerine ve geldikleri bölgelerin yemek tekniklerine sıkı sıkıya bağlıdırlar."
"15 TEMMUZ GECESİ CUMHURBAŞKANI'NIN UÇAĞINI DÜŞÜRMELERİNDEN ENDİŞE ETTİM"
"Eşimle birlikte çocukları uyutuyorduk. Her zamanki gibi saat dokuz buçukta uyutmaya çalışıyorduk. O dakikalarda bazı arkadaşlardan 'Köprüde askerler var, neler oluyor?' ve benzeri mesajlar geldi. Televizyonu açtık, görüntüler vardı ama spikerler bir şey diyemiyor veya herhangi bir açıklama yazamıyorlardı. Kimse ne olduğunu anlamadığı ve bir açıklama bulamadığı için, yaklaşık yarım saat veya bir saat sonra bunun bir 'darbe girişimi' olduğu konuşulmaya başlandı. Sonrasında babamla iletişim kurduk; o sırada tatil için Marmaris'teydiler. İstanbul'a gelip gelmeme konusunu değerlendiriyorlardı. Bir süre sonra jet uçakları İstanbul üzerinde uçmaya başladı ve 'Sonik Bomba' denilen şeyi patlattılar. Biz o zamanlar sonik bombanın ne olduğunu bilmediğimiz için üzerimize gerçek bombalar atıldığını sandık. Bu yüzden, havada uçaklar olduğu için mesela Cumhurbaşkanı Marmaris'ten gelirken uçağını düşürmelerinden endişe ettim; o anları çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra Cumhurbaşkanı İstanbul'a gelmeye karar verince biz de onu karşılamak için havalimanına gittik. Tabii yollar kapalıydı, bazı noktalarda tanklar vardı. Cumhurbaşkanı'nın uçağı indiğinde tam havalimanına vardık ve onu orada karşıladık. Sabaha kadar havalimanında kaldık."
"TÜRKİYE İSRAİL İLE TİCARETİ TAMAMEN DURDURDU"
"Türkiye'nin İsrail ile ticaret fazlası olmasına rağmen, ticareti tamamen durdurdu. Türkiye ticareti durdurdu... Tamamen durdurdu. Eğer Türkiye İsrail ile ticaretini durdurmasaydı... Türkiye ile İsrail arasındaki tüm ticareti tamamen durdurdu. Türkiye'nin İsrail ile ticaretini durdurmasının ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Bu, Filistinli kardeşlerimizin de şu anda Türkiye'den bir şey alamaması anlamına geliyor, çünkü İsrail ile ticareti kapattık. Çünkü limanlar İsrail limanları, gümrükler İsrail gümrükleri. Bugün Batı Şeria'daki Ramallah'ta bir Müslüman Türk malı bir ürün almak istese, bunu doğrudan Türkiye'den getirmesi imkansız olduğu için başka komşu ülkeler üzerinden temin etmek zorunda. Türkiye'nin İsrail ile ticaret fazlası 3 milyar doları aşmasına rağmen Türkiye bundan vazgeçti. Tabii ki İsrail ile ticaret yapmayan İslam ülkeleri var ama eğer tüm İslam ülkeleri ticareti kesip İsrail uçaklarının havalimanlarına inmesine izin vermeseydi, İsrail bu soykırımı iki yıl sürdüremezdi, birkaç ay içinde durmak zorunda kalırdı."
"ŞAM EMEVİ CAMİİ'NE HALILARIMIZI SERMEK İÇİN GİTTİK"
"Evet, Şam'daki Emevi Camii'nin halılarını sermek için Suriye'ye gittik. Bu ilk aylardaydı, geçen Ramazan ayından önceydi. Yani Şam'ın kurtarılmasından sadece iki ay sonraydı. Güvenlik henüz tam olarak sağlanmamıştı, işler başındaydı ama sembolik önemini gördüğüm ve gerçekten heyecanlı olduğum, orada bulunmak istediğim için bizzat gittim. Emevi Camii'ni ziyaret ettik, bu güzel yeni halıları serdik, oradaki kardeşlerimizle selamlaştık ve kucaklaştık. Gittiğimizde, ismini taşıdığım Bilal-i Habeşi (r.a.) efendimizi de ziyaret ettik. Selahaddin Eyyubi'yi de ziyaret ettik. Şam'ın geri alınması, Suriye'nin özgürleşmesi ve başarısı tüm dünya için çok önemlidir. Burada eğer Suriye başarılı olursa, yeni bir 'paradigma' açılacak."
"TÜRK KAHVESİNİ BİLMEDEN ESPRESSO AŞIĞI OLUNMAMALI"
"Amerika ve Avrupa'da yaklaşık 15 yıl yaşadığım için Batı kültürünü biliyorum; mutfaklarında sevdiğim lezzetler var, müziklerinde sevdiğim müzikler var, sevdiğim şarkıcılar ve besteciler olabilir ama 'Türk kahvesi' benim kahvemdir. Türk kahvesinin nasıl yapıldığını, tarihi değerini, nereden ve nasıl geldiğini bilmek ve bana ait bir şey olduğu için keyif almak başka bir şeydir. Ama İtalya'da 5 yıl yaşadıktan sonra Espresso veya Cappuccino'yu sevmek ve keyif almak başka bir şeydir. Evet, bizim Türk kahvemiz. Bu yüzden diyorum ki: Bir çocuk hiç Türk kahvesini bilmeden Espresso aşığı olmamalı. 'Ben Espresso'yu çok seviyorum, bence dünyanın en iyi kahvesi' diyecek ama Türk kahvesini hiç bilmeden. Bunun çok endişe verici ve yanlış bir durum olduğunu söylüyorum. Gençlere diyorum ki: 'Size hamburger yemeyin demiyorum, sevebilir ve yiyebilirsiniz ama bizim lahmacunumuzdan haberiniz yoksa ve ona değer vermiyorsanız, orada bir sorun var demektir'."
"GENÇLİK VE EĞİTİM VAKIFLARINDA MİLYONLARCA GENCE ULAŞIYORUZ"
"İlk kez 2011 yılında başladığımda 'TÜRGEV' adında bir vakfımız vardı -Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı- ve orada başladım. Cumhurbaşkanı'nın 1996 yılında belediye başkanıyken kuruluşuna katkıda bulunduğu bir vakıftı. İstanbul dışından gelen ve barınma ihtiyacı olan kız öğrencilere burs ve yurt desteği sağlayan bir vakıftı. Sonra Türkiye'de eğitim alanında çok önemli bir vakıf olan ve 50 yılı aşkın bir geçmişe sahip 'İlim Yayma Vakfı'nın yönetimine katıldım ve şu anda başkanıyım. Şu an içinde bulunduğumuz okulun bağlı olduğu vakıf ise benim bizzat kurduğum ve anaokulundan lise sonuna kadar okullarla ilgilenen bir vakıf. İbn Haldun Üniversitesi 2015 yılında kurduğumuz bir üniversite. Ayrıca başkanlığını yaptığım vakfın Sabahattin Zaim Üniversitesi adında bir üniversitesi var. Okçular Vakfı var, hem geleneksel okçuluk hem de olimpik okçulukla ilgili faaliyetler yürütüyor. Ayrıca başkanlığını yaptığım Dünya Etnospor Konfederasyonu var. Burslardan bahsedecek olursak hayatına dokunduğumuz ve desteklediğimiz gençlerin sayısı on binleri buluyor, yurtlardan bahsedersek binlercedir. Gençlik faaliyetleri aracılığıyla her yıl yaklaşık bir milyon gence ulaşan vakıflarda çalışıyorum."