İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı Edirnekapı semtinde yer alan Tekfur Sarayı, Bizans döneminden günümüze ulaşan nadir saray yapılarından biri olarak kentin kültürel mirası içinde önemli bir yer tutuyor. Blaherne Sarayı kompleksinden ayakta kalan tek saray olan yapı, Bizans imparatorlarının ikametgahı olarak kullanıldığı dönemden Osmanlı sürecindeki farklı işlevlerine kadar uzun bir tarihsel süreci yansıtıyor. Geç Bizans mimarisinin nispeten bozulmadan günümüze ulaşan örneklerinden biri olan saray, bugün müze olarak ziyaret edilebiliyor.

BİZANS DÖNEMİNİN YÜKSEK SARAYI OLARAK KULLANILDI
Tekfur Sarayı’nın, Bizans döneminde 500’lü yıllarda inşa edilen Blaherne Sarayı kompleksinin bir parçası olduğu kabul ediliyor. 13. yüzyıl sonları ile 14. yüzyıl başlarında inşa edildiği belirtilen yapı, bulunduğu konum nedeniyle bazı kaynaklarda “Yüksek Saray” olarak da anılıyor. Sarayın duvarlarında görülen farklı mimari özellikler, yapının birinci ve ikinci katlarının farklı dönemlerde inşa edildiğine işaret ediyor. Bizans İmparatorluğu’nun son dönemlerinde imparatorların ikametgahı olarak kullanılan saray, geç Bizans mimarisinin özgün örnekleri arasında gösteriliyor.


TEKFUR ADI 17. YÜZYILDAN SONRA KULLANILMAYA BAŞLANDI
“Tekfur” kelimesi, kökeni itibarıyla “taç taşıyan” anlamına gelen takavor sözcüğünden geliyor. Bizans döneminde vali düzeyindeki yöneticilere verilen bir unvan olan tekfur, Osmanlı döneminde ise Hristiyan yöneticiler için kullanıldı. Sarayın “Tekfur Sarayı” adıyla anılmasının 17. yüzyıldan itibaren yaygınlaştığı biliniyor. İstanbul’un fethinin ardından Osmanlı idaresine giren yapı, bu dönemde imparatorluk ikametgahı olarak kullanılmadı ve farklı işlevler üstlendi.

SARAYDAN ÇİNİ ATÖLYESİNE DÖNÜŞEN YAPI
Tekfur Sarayı, 15. ve 16. yüzyıllarda çeşitli amaçlarla kullanıldı. 18. yüzyılın ortalarında ise Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın kararıyla sarayın avlusuna fırınlar ve değirmenler yaptırıldı ve yapı, İznikli ustaların çalıştığı bir çini atölyesine dönüştürüldü. Burada üretilen çinilerin III. Ahmet Çeşmesi, Hekimoğlu Ali Paşa Camii ve Ferruh Kethüda Camii gibi yapılarda kullanıldığı kaydediliyor. Bu çiniler, hamur yapısı ve renkleriyle dönemin sanat anlayışını yansıtıyor.


CAM FABRİKASINDAN MÜZEYE UZANAN SÜREÇ
19. yüzyılda Tekfur Sarayı’nın bir bölümü cam fabrikası olarak kullanıldı ve bu faaliyet 1955 yılına kadar devam etti. Daha sonra Ayasofya Müzesi Müdürlüğü’ne bağlanan yapı, kapsamlı restorasyon çalışmalarının ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı müze olarak hizmet vermeye başladı. 2005-2014 yılları arasında gerçekleştirilen restorasyonla saray, ziyaretçilere açıldı.
Müze, hafta içi ve pazar günleri 09.00-18.00 saatleri arasında, cumartesi günleri ise 16.00’ya kadar gezilebiliyor.

KAŞIKÇI ELMASI RİVAYETİ
Topkapı Sarayı’nda sergilenen Kaşıkçı Elması’nın, 1955 yılından sonra Tekfur Sarayı’nda yapılan çalışmalar sırasında bulunduğuna dair rivayetler de bulunuyor. Saray, üç ana kattan oluşuyor; zemin katta hizmet mekanları, birinci katta resmi tören alanları, ikinci katta ise imparator ve ailesinin özel yaşam alanları yer alıyor. Yapının mimarisinde tuğla ve taş birlikte kullanılırken, dönemine ait süsleme ve yapı teknikleri dikkat çekiyor.






