Çocuk suçluluğuna ilişkin yürütülen uluslararası bilimsel çalışmalar, yalnızca cezalandırmaya dayalı yöntemlerin tek başına kalıcı çözüm sağlamadığını ortaya koyuyor. Araştırmalar; psikolojik destek, aile danışmanlığı, eğitim programları ve sosyal rehabilitasyonun birlikte uygulandığı modellerin, çocukların yeniden suça yönelme riskini önemli ölçüde azalttığını gösteriyor. Uzmanlar, çocukların gelişim süreçlerinin yetişkinlerden farklı olduğuna dikkat çekerek, erken müdahalenin kritik önem taşıdığını vurguluyor.
Bununla birlikte uzmanlar, rehabilitasyonun cezasızlık anlamına gelmediğinin de altını çiziyor. Çocukların işledikleri fiillerin hukuki sonuçlarıyla yüzleşmeleri gerektiğini belirten uzmanlar, ancak bu sürecin eğitim, psikolojik destek ve sosyal uyum programlarıyla desteklenmesinin hem çocuk hem de toplum açısından daha kalıcı sonuçlar doğurduğunu ifade ediyor. Bilimsel veriler, özellikle risk altındaki çocuklarda bireysel destek programlarının yeniden suç işleme oranlarını düşürmede etkili olduğunu ortaya koyuyor.

“AMAÇ CEZALANDIRMAK DEĞİL…”
Uzm. Psikolog Arzu Beyribey, Türkinform’a özel yaptığı açıklamada, “Ağır suçlar karşısında toplumun korunması, mağdurun haklarının gözetilmesi ve adalet duygusunun sağlanması hukuk sisteminin temel sorumluluğudur. Ancak çocuk adalet sisteminde amaç yalnızca cezalandırmak değil; yeniden suç işlemeyi azaltacak psikososyal müdahaleleri de eş zamanlı olarak planlayabilmektir. Bilimsel literatür, yalnızca cezaya dayalı yaklaşımların, tek başına kalıcı davranış değişikliği oluşturmakta sınırlı kaldığını; aile temelli müdahaleler, psikolojik rehabilitasyon, eğitim desteği ve toplum temelli programlarla birlikte yürütülen bütüncül modellerin ise, tekrar suç işleme oranlarını anlamlı düzeyde azaltabildiğini göstermektedir” ifadesini kullandı.
“NÖROGELİŞİMSEL DENGESİZLİK”
Beyribey, ergenlik döneminin sadece fiziksel değişimlerin yaşandığı bir süreç olmadığını anımsatan Beyribey, “Aynı zamanda beynin yapısal ve işlevsel olgunlaşmasının devam ettiği, bilişsel kontrol mekanizmalarının yeniden organize olduğu kritik bir gelişim dönemidir. Son 20 yılda, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) ve yapısal nörogörüntüleme araştırmaları, ergen beyninin erişkin beyninden önemli ölçüde farklı çalıştığını ortaya koymuştur. Özellikle planlama, dürtü kontrolü, muhakeme, karar verme, geleceği öngörebilme ve davranışın sonuçlarını değerlendirebilme gibi yürütücü işlevlerden sorumlu prefrontal korteks, yaklaşık 24–25 yaşlarına kadar gelişimini sürdürmektedir. Buna karşılık ödül beklentisi, haz arayışı ve duygusal tepkilerden sorumlu limbik sistem ergenlik döneminde oldukça aktiftir. Bu nörogelişimsel dengesizlik, ergenlerin özellikle yoğun duygusal uyarılma altında daha dürtüsel kararlar alabilmesine zemin hazırlayabilmektedir” bilgisini paylaştı.
“BİLGİ DEĞİL GELİŞİM EKSİKLİĞİ…”
Beyribey, açıklamalarına şu sözlerle devam etti:
“Ergen karar verme süreçleri üzerine yürütülen çalışmalar, akranların bulunduğu ortamlarda risk alma davranışlarının belirgin biçimde arttığını göstermektedir. Benzer şekilde nörogelişim araştırmaları, ödül sisteminin erken olgunlaşmasına karşın bilişsel kontrol sistemlerinin daha geç geliştiğini ortaya koymuştur. Bu nedenle ergenlerde ‘biliyorum ama yine de yaptım’ biçimindeki davranış örüntüsü, çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil; gelişimsel olarak henüz tam olgunlaşmamış inhibisyon mekanizmalarından kaynaklanmaktadır. Ancak bu biyolojik gerçeklik, çocukların işledikleri ağır suçlardan sorumlu tutulmaması gerektiği anlamına gelmez. Psikoloji bilimi, nörogelişimsel farklılıkları hukuki sorumluluğu tamamen ortadan kaldıran bir unsur olarak değil; cezai değerlendirme ve müdahale planlamasında dikkate alınması gereken gelişimsel bir değişken olarak ele almaktadır. Bu nedenle modern çocuk adalet sistemleri, erişkin ceza hukukundan farklı olarak çocuğun bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimini dikkate alan ayrı bir yaklaşım benimsemektedir.”
SOSYAL ÖĞRENME KURAMI
Ergenlik döneminin aidiyet ihtiyacının en yoğun hissedildiği gelişim evrelerinden biri olduğunu söyleyen Beyribey, “Ergenlik dönemi, aidiyet ihtiyacının en yoğun hissedildiği gelişim evrelerinden biridir. Bu dönemde akran grubunun onayı, zaman zaman ebeveyn otoritesinden daha güçlü hâle gelebilmektedir. Özellikle antisosyal davranışları normalleştiren arkadaş grupları içerisinde bulunan ergenlerde suç davranışının öğrenilmesi ve pekiştirilmesi kolaylaşmaktadır. Sosyal Öğrenme Kuramı'na göre bireyler yalnızca doğrudan deneyimleyerek değil, gözlem yoluyla da davranış öğrenmektedir. Şiddetin ödüllendirildiği veya statü kazandırdığı sosyal çevrelerde saldırgan davranışların benimsenme olasılığı artmaktadır. Steinberg'in çalışmaları, akranların bulunduğu ortamlarda ergenlerin risk alma davranışlarının tek başına oldukları duruma göre anlamlı düzeyde yükseldiğini göstermektedir. Bu nedenle özellikle grup hâlinde işlenen çocuk suçlarının önemli bir kısmında bireysel özelliklerden çok grup dinamiklerinin belirleyici olduğu düşünülmektedir” açıklamasında bulundu.



