Bu toprakların kaderi hiçbir zaman kolay yazılmadı. Türk milletinin tarihi, rahat koltuklarda alınmış kararların değil; açlığın, yokluğun, kuşatılmışlığın ve imkânsızlıkların içinden doğan büyük direnişlerin tarihidir. İşte bu yüzden Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bir milleti ayağa kaldırırken haritalara, silah sayılarına ya da dönemin büyük devletlerine bakmadı. O, milletin ruhuna baktı.
Atatürk, Türk milletini diğer milletler gibi değil; derinliği olan, karakteri olan, onuru olan, imanı olan bir millet olarak gördü. Bu milletin, hangi şart altında olursa olsun esaretle yaşamayacağını; diz çökmek yerine ölümü göze alacağını çok iyi biliyordu. Çünkü bu milletin mayası korkuyla değil, haysiyetle yoğrulmuştu.
Bugün özgürce konuşabiliyorsak, bu ülkede bayrağımız dalgalanıyorsa, kendi kaderimiz hakkında söz söyleyebiliyorsak; bu bir tesadüf değildir. Bugünkü görece refahın, güvenliğin ve devlet düzeninin arkasında; bir dönemin ateşten günlerinde oluşturulan sarsılmaz bir irade vardır. Atatürk’ün yokluk içinde kurduğu o irade; sadece bir savaş kazanmadı, bir milletin geleceğini inşa etti.
O günleri anlamadan bugünü anlamak mümkün değildir. O günleri bilmeden yarını savunmak imkânsızdır.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından hasta adam denilen bir imparatorluğun küllerinden, herkesin gözden çıkardığı bir milletin ayağa kalkması beklenmiyordu. Dünya, Türk milletini silinmiş, yok saymıştı. Haritalar çizilmiş, topraklar paylaşılmış, kaderimiz başkalarının kaleminden yazılmıştı. Ama hesaba katmadıkları bir şey vardı: Türk milletinin umudu.
Sakarya’da, Çanakkale’de, Dumlupınar’da bu umudu bu kararlılıkla yüzleştiler.
Açtı bu mille, yorgundu, silahı mühimmatı yoktu ama vatanını, milletini, bayrağını bu imkansızlıklara rağmen teslim etmedi.
Çünkü Türk milleti için umutsuzluk bir sonuç değil, reddedilmesi gereken bir dayatmadır. Bitti denilen her yerde yeniden başlamayı bilen bir milletin çocuklarıyız biz. İşte Atatürk, bu gerçeği herkesten önce gördü ve bu millete kendini yeniden hatırlattı.
Bugün dönüp baktığımızda, yaşadığımız her krizde aynı senaryonun tekrarlandığını görüyoruz. Ekonomik sıkıntılar, siyasi gerilimler, dış baskılar, içeriden ve dışarıdan yürütülen psikolojik operasyonlar, hainlikler… Ve her defasında aynı söylemler:
“Bu millet artık dayanamaz, Türkiye çöker.”
Oysa tarih, bu cümleleri kuranları defalarca yalanladı.
Evet, bugün de içimizde ihanet, kripto yapılar bu millete diz çöktürmek isteyenler var.
Ama şunu hâlâ anlamadılar: Bu milletin dizleri kırılmaz. Çünkü bu millet diz çökmek için değil, ayağa kalkmak için yaratılmıştır. Türk milletinin karakterinde teslimiyet yoktur. Baskıya boyun eğmek, umudu terk etmek hiç yoktur.
Kurtuluş Savaşı’nda düşman sadece cephede değildi. İçeride mandacılar, teslimiyetçiler, Amerika kurtarsın diyenler vardı. Bugün de isimler değişti, yöntemler değişti ama zihniyet değişmedi. Dün “manda” diyenler vardı, bugün “küresel akıl” diyenler var. Dün işgal donanmalarına umut bağlayanlar vardı, bugün yabancı başkentlerden medet umanlar var.
Ama sonuç her zaman aynı oldu: Kaybeden onlar oldu.
Bu millet, her zorlukta önce sarsılır ama sonra silkelenir. Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, bu topraklarda mutlaka bir ışık yanar. Çünkü bu ülkenin mayasında umutsuzluk barınmaz. Umut, bu millet için bir duygu değil; bir duruş, bir refleks, bir karakter meselesidir.
Atatürk’ün asıl büyük mirası da budur.
Bugün hangi görüşten olursak olalım, hangi düşünceyi savunursak savunalım; bu ülkenin geleceği söz konusu olduğunda aynı noktada birleşmek zorundayız. Çünkü bu topraklar, umudunu kaybedenlerin değil; umuduna sahip çıkanların vatanıdır.
Ve tam da bu yüzden, bu yazı Atatürk’ün bir cümlesiyle bitiriyorum.
“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim.”
Mustafa Kemal Atatürk
*Bu siteye yazılan köşe yazıları Türkinform'un editöryal politikasını yansıtmamaktadır. Köşe yazılarındaki görüşler yalnızca yazarları ilgilendirmektedir.*