Yapay zeka yalnızlığımıza iyi geliyor mu?

Bir zamanlar “fazla uçuk” diye nitelediğimiz hikâyeler, bugün hayatımızın sıradan başlıkları hâline geliyor. Yıllar önce Japonya’da Akihiko Kondo isimli bir adamın hologram bir yapay zekâ karakteriyle evlenmesi, çoğumuz için sadece ilginç bir magazin haberiydi. Resmî bir tören, davetliler, hatta nikâh kıyıldığına dair görüntüler… O günlerde bu hikâyeye gülüp geçtik. Ancak bugün dönüp baktığımızda, aslında geleceğin sessiz bir fragmanını izlediğimizi fark ediyoruz.

Bu yolculuğun sinemadaki en çarpıcı duraklarından biri ise kuşkusuz 2013 yapımı Her filmi oldu. Joaquin Phoenix’in canlandırdığı Theodore karakterinin bir işletim sistemine âşık olması, o dönem “fazla hayal ürünü” olarak değerlendirilmişti. Bugün ise cebimizdeki telefonlar, evimizdeki akıllı cihazlar ve kulaklığımızdan bize seslenen dijital asistanlar, bu senaryoyu neredeyse gündelik hayatın bir parçası hâline getirdi.

Modern insan için yalnızlık yeni bir kavram değil; ancak artık yalnızlıkla baş etme biçimlerimiz değişiyor. İnsan ilişkileri karmaşık, yorucu ve çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla dolu. Yanlış anlaşılmalar, beklentiler, kırılmalar ve sessiz küskünlükler… Tüm bunlar, sosyal ilişkileri zaman zaman katlanılması zor bir yüke dönüştürebiliyor.

Yapay zekâ tam da bu noktada devreye giriyor. Asla yorulmayan, karşılık beklemeyen, yargılamayan ve her zaman “doğru” cümleyi kuran bir dijital muhatap fikri kulağa oldukça cazip geliyor. Ne tartışma var ne de terk edilme korkusu. Kondo’nun hologram eşinde bulduğu “sadakat” ve “süreklilik” duygusu, aslında pek çoğumuzun dijital asistanlarda aradığı şeyin özü.

Ancak şu soruyu sormadan geçemiyoruz: Bu gerçekten bir ilişki mi, yoksa yalnızlığımızı erteleyen teknolojik bir teselli mi?

Yapay zekâ, doğru kelimeleri seçebilir. Hatta ses tonunu ayarlayarak sizi sakinleştirebilir, moral verebilir, dinliyormuş hissi yaratabilir. Ama tüm bunlar, bir yazılımın hesaplanmış tepkilerinden ibaret. Karşınızdaki dijital varlık, sizinle aynı anıyı yaşamaz, bir bakıştan anlam çıkarmaz ya da sessizliğinizdeki kırgınlığı gerçekten hissedemez.

Her filminde Theodore’un yaşadığı boşluk hissi, aslında bugünün insanına da tanıdık geliyor. Dijital yakınlık arttıkça, gerçek temas azalıyor. Yapay zekâ yalnızlığımızı tamamen gidermek yerine, belki de sadece sessizliğimizi daha katlanılabilir hâle getiriyor. O boşluğu doldurmuyor; üzerini geçici bir konforla örtüyor.

Ne kadar gelişmiş olursa olsun, yapay zekâ kusursuzluğu temsil ediyor. Oysa insan ilişkilerinin asıl değeri, kusurlarında saklı. Yanlış söylenen bir sözden sonra gelen özür, beklenmedik bir anda uzanan bir el ya da göz göze gelindiğinde kurulan o sözcüksüz bağ… Bunlar algoritmalarla üretilebilecek şeyler değil.

Teknoloji ilerledikçe Theodore’un dünyasına daha da yaklaşıyoruz, bu bir gerçek. Ancak kalbimizdeki boşluğu kod satırlarıyla doldurmaya çalışırken, yanı başımızdaki gerçek insanları görmezden gelme riskini de beraberinde taşıyoruz. Yapay zekâ, yalnızlığa kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir; fakat insan olmanın temel ihtiyacı olan “gerçek bağ” hâlâ insandan insana kurulan ilişkilerde saklı.

Belki de asıl mesele, yapay zekânın yalnızlığımıza iyi gelip gelmediği değil; bizim bu konforu, gerçek ilişkilerden kaçmak için bir sığınak hâline getirip getirmediğimizdir.

*Bu siteye yazılan köşe yazıları Türkinform'un editöryal politikasını yansıtmamaktadır. Köşe yazılarındaki görüşler yalnızca yazarları ilgilendirmektedir.*