"2011 yılının kışı Misurata sokaklarını gölgeleyen tanklar ve silah sesleriyle kabusa dönüşmüştü; o günlerde, Akdeniz’in sıcak iklimiyle ünlü Libya, yaşamak için en iyi ülkelerden biri olmaktan çok uzaklaşmıştı. İç savaşın gölgesinde, yabancı bir işçi olarak kentten çıkmanın yollarını ararken, bir yandan çatışmaların arasında ilerlemenin imkânsızlığıyla boğuşuyor, diğer yandan aklımda sadece tek bir umut kırıntısı taşıyordum: Türk Hava Yolları’nın o tanıdık, kırmızı kanatlı amblemi… Ne zaman o logoyu görsem, kendimi güvende hissedeceğimizi; en azından kurtuluşun bir yerlerde beni beklediğini biliyordum..."
“Ocak 2011… Libya’nın en hareketli liman kentlerinden Misurata, benim için iş ve rutin demekti. Tertemiz sokaklar, Akdeniz’in esintisi, yabancı arkadaşlar… Şubat’a kadar her şey yolundaydı.”
“Şubat ayının son günleri… Akdeniz'in incisi Misurata’da birden sokaklar gürültüyle titremeye başladı. Tank sesleri, silah patlamaları, panik… Arap Baharı, burayı arka bahçesi sanan Kaddafi’ye kafa tutuyordu. Hayat, saniyeler içinde değişti.”
“Kaçacak yol tek: Tripoli Havalimanı. Şirketten bilet onayı beklerken, şehrin her köşesi çatışma alanına dönüşmüştü. Tanıdığımız bir Libyalı’ya yüklendiğimiz cüzdanlarla ‘Ana yoldan gitme, sana güveniyoruz’ dedik. Kafamızda tek soru: ‘Ya yakalanırsak?’”
“Yol boyunca tedirgindik, ama tahminimizin ötesi oldu. Elinde kalaşnikof taşıyan gençler, arka planda savaş kükremesi gibi centrifiyeleri sarstı. Arabamız durduruldu, hepimizi indirdiler. Pasaport, bavul kontrolü… PlayStation 3’ü kitap ve kıyafetlerin altına saklamıştım; nefes nefese beklediğimiz o an, bir ateş çemberindeydik.”
“Libyalı arkadaşımız, ‘Türk’ olduğumuzu anlamamaları için dualar ediyordu. Kimi başka milletten olsaydık, cep telefonlarımız, pasaportlarımız, bavullarımız birer birer el konulabilirdi. Neyse ki gençler ‘Bu Türkler, bırakın yol alsın’ deyip çekildiler. Derin bir nefes aldık; ama daha uzun bir soluklanma zamanı değildi.”
“Gelebildik mi dersiniz? Evet, ama ortalık tam bir mezbahaydı. Heryerde yorgun insanlar, aileler, silah sesleri… Polis ve askerler kahramanca düzen kurmaya çalışsa da; oturacak koltuk yoktu, tuvalet önlerinde kilometrelerce kuyruk vardı. Yanımızda şans eseri soktuğumuz su, bisküvi ve gofretler hayat kurtarıyordu.”
“Hiç telefon çekmiyor, internet yok; dünyayla irtibatımız tamamen kesikti. Ailem ‘Her şey yolunda, endişelenmeyin’ yalanını moraller için tekrarlıyordu. Şansımıza bir temizlikçi kardeşimiz, elindeki cep telefonuyla çekim yapabiliyordu. Onunla konuşup ‘Havalimanındayım’ mesajını ulaştırdık. Şirketimizden bile bilet maili almaya çalışıyorduk.”
“Bilet kâğıtlarımız servise çıktı diye sevindiğimiz anda, check-in kontuarları kapalıydı. Boarding pass yok. İmkansızı denedik: Libyalı bir aileye karıştık. Birer okuma yaşıtı çocuk tutarak, sanki ‘Türk-aile-grubu’ gibi davrandık. Güvenlikten geçtik, pasaport kontrolünü aştık. Gate önünde ‘Boarding pass yok’ denince, ikinci bir memuru harekete geçirip usulca içeri sızdık. Bir çöl deve kuşu hızındaydık.”
“Shuttle’larla bilinmeze doğru sürüklenirken, bir anda askeri zırhlılar yanımızdan geçti. Korku tavan yapmıştı. Derken ufukta belirdi: Boeing’in kanadına çarpan kırmızı THY logosu. İçimden kopan o büyük rahatlama, kendimi güneşin altına çıkmış gibi hissettirdi. Kapıda bizi THY’nin operasyon müdürü karşıladı: ‘Hoş geldiniz, geçmiş olsun. Hemen alacağız’ dedi. Uçağa adımımı attığım an, adeta yeniden nefes aldım.”
“İnişte Atatürk Havalimanı’nda çığlık atan kalabalık, alkışlayan THY personeli… Ailemi görünce gözyaşlarımı tutamadım. O sıcak karşılama hâlâ içimde duruyor. Hemen anneme, babama seslenip ‘İstanbul’dayım, geliyorum’ dedim. Fakat o mutluluğun içinde bir tuhaf an yaşandı: Gazeteciler mikrofonu uzattı. ‘Neler yaşadınız?’ diye bastırmaya başladılar. Kendimi zapt edemedim: ‘S*ktir git!’ diye haykırdım; ertesi gün tüm televizyonlarda ‘Libya’dan gelen Türk gergin’ manşetleri…
“Havalimanında yorgunlukla otururken, yakışıklı bir Libyalı gelip kendini ‘İngilizce öğretmeni’ olarak tanıttı. Savaşı, Kaddafi’yi, bölünme planlarını konuştuk. İçimde hep bir şüphe vardı; zira birkaç kez Terminal giriş-çıkış yapıp beni gözlüyor gibiydi. Aklıma geldi: Bu adam, Kaddafi’nin ajanlarından biri olabilir mi? Yıllar sonra hatırladığımda hâlâ tüylerim ürperiyor…”