Bir şair öldükten sonra mı büyür? Türk edebiyatına bakınca bu sorunun cevabı çoğu zaman "evet" oluyor. Nazım Hikmet yıllarca yasaklandı. Ahmet Hamdi Tanpınar öldüğünde kitapları raflarda bekliyordu. Oğuz Atay, yaşarken hak ettiği ilgiyi göremedi. Turgut Uyar da o isimlerden biriydi. Bugün sosyal medyada milyonlarca insanın paylaştığı "Göğe bakalım" dizeleri, onun yaşadığı yıllarda bu kadar geniş kitlelere ulaşmamıştı. Şiir çevreleri onun büyüklüğünü biliyordu ama asıl okur kitlesi, ölümünden sonra onu yeniden keşfetti. Belki de bunun nedeni, Turgut Uyar'ın zamanın önünde yürüyen bir şair olmasıydı. Onun şiirleri acele okunacak metinler değildi. Bir cümlesi bazen yıllar sonra anlam kazanıyordu.
ANADOLU'DA BAŞLAYAN BİR HİKÂYE
4 Ağustos 1927... Ankara'nın henüz küçük bir başkent olduğu yıllar... Turgut Uyar dünyaya geldiğinde Cumhuriyet yalnızca dört yaşındaydı. Türkiye yeni kuruluyor, şehirler değişiyor, toplum yeniden şekilleniyordu. Babası orduda görev yapan bir subaydı. Bu nedenle çocukluğu tek bir şehirde geçmedi. Anadolu'nun farklı kentlerinde büyüdü. Taşra hayatını tanıdı. Bozkırı gördü. İstasyonda bekleyen trenleri... Kasaba kahvelerini... Uzayıp giden sessiz yolları... Belki de yıllar sonra şiirlerinde karşımıza çıkan yalnızlık duygusu, işte bu sürekli yer değiştiren çocukluğun izlerini taşıyordu. Çocukluk arkadaşları sık sık değişti. Mahalleler değişti. Okullar değişti. Ama değişmeyen tek şey kitaplara duyduğu ilgiydi. Henüz küçük yaşlarda eline geçen her kitabı okuyor, kelimelerin yalnızca bilgi değil, duygu da taşıdığını fark ediyordu.
ŞAİR OLMAK İSTEMEDİ... ASKER OLDU
Bugün onu modern Türk şiirinin en önemli isimlerinden biri olarak tanıyoruz. Ama genç Turgut'un hayat planı bambaşkaydı. Ailesinin izinden giderek askerî eğitime yöneldi. Konya Askerî Ortaokulu'nda okudu. Ardından Askerî Lise ve Kara Harp Okulu yılları geldi. Disiplin... Emir-komuta... Dakiklik... Kurallar... Hayatının büyük kısmı bunların içinde geçti. Fakat tam da bu yıllarda başka bir dünya kapısını aralıyordu. Şiir. Askerî okulun sert düzeni içinde geceleri kitap okuyor, Yahya Kemal'i, Ahmet Haşim'i, Orhan Veli'yi, dünya edebiyatından çevirileri takip ediyordu. Bir yanda üniforma vardı. Diğer yanda dizeler. Bu iki dünya ilk bakışta birbirine zıt görünse de Turgut Uyar'ın kişiliğinde yan yana yaşamayı başardı.
İLK ŞİİRLERİNDE BAMBAŞKA BİR TURGUT VARDI
Bugün Turgut Uyar denildiğinde akla yoğun imgeler, çağrışımlar ve İkinci Yeni gelir. Oysa ilk kitabı Arz-ı Hâl (1949), oldukça farklı bir dünyanın ürünüdür. Şiirlerinde halk şiirinin etkisi hissedilir. Anadolu insanı vardır. Kasabalar... Yolculuklar... Memurlar... Yalın bir dil... O dönemin eleştirmenleri onun yetenekli olduğunu söylüyor ama henüz büyük bir kırılma yaşamadığını düşünüyordu. Kimse birkaç yıl sonra Türk şiirinin yönünü değiştirecek isimlerden biri olacağını tahmin etmiyordu.
BİR KİTAP HER ŞEYİ DEĞİŞTİRDİ
1959 yılında yayımlanan Dünyanın En Güzel Arabistanı, yalnızca Turgut Uyar'ın kariyerinde değil, Türk şiirinde de bir dönüm noktası oldu. Bu kitapla birlikte artık eski Turgut gitmişti. Yerine bambaşka bir şair gelmişti. Şiir daha soyutlaşmıştı. Daha cesurdu. Daha özgürdü. Anlam tek bir yere bağlanmıyor, okurun zihninde çoğalıyordu. İkinci Yeni'nin en güçlü eserlerinden biri kabul edilen bu kitap, dönemin kimi eleştirmenlerini şaşkına çevirdi. "Bu şiir anlaşılmıyor" diyenler de oldu. "Türk şiiri yeni bir çağ açtı" diyenler de... Yıllar geçtikçe ikinci görüş ağır bastı.

İKİNCİ YENİ'NİN EN SESSİZ İSMİ
İkinci Yeni denildiğinde akla hemen; Cemal Süreya, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan, Sezai Karakoç ve Turgut Uyar gelir. Her biri farklı bir ses taşıyordu. Cemal Süreya daha ironikti. Edip Cansever daha dramatikti. İlhan Berk dilin sınırlarını zorluyordu. Ece Ayhan kuralları yıkıyordu. Turgut Uyar ise bütün bu seslerin içinde en sessiz olanıydı. Onun şiiri bağırmıyordu. Okurun kulağına eğilip fısıldıyordu. Belki de bu yüzden ilk okumada değil, ikinci ve üçüncü okumada büyüyordu.
BOZKIR, ŞEHİR VE İNSAN
Turgut Uyar'ın şiirindeki en güçlü temalardan biri "yabancılaşma"dır. Fakat bu yabancılaşma yalnızca modern şehir insanının yalnızlığı değildir. Bozkırın ortasında da yalnızdır insan. Kalabalık caddede de... Bir tren garında beklerken de... Evine dönerken de... Onun şiirinde şehir, yalnızlığı büyüten bir mekâna dönüşür. Ama doğa da hiçbir zaman romantik bir kaçış değildir. Gökyüzü vardır. Yağmur vardır. Rüzgâr vardır. Fakat bunların hepsi insan ruhunun bir yansımasıdır.
ŞİİRİ NEDEN HÂLÂ GENÇLERLE KONUŞUYOR?
Bugün üniversite kampüslerinde, kitap kafelerde, sosyal medya paylaşımlarında en çok alıntılanan dizelerden bazıları hâlâ Turgut Uyar'a ait. Bunun nedeni yalnızca güzel cümleler kurmuş olması değil. Onun şiiri kesin cevaplar vermez. Sorular sorar. Eksik bırakır. Okurun kendi hayatıyla tamamlamasını ister. Belki de bu yüzden her kuşak onu yeniden keşfediyor. Yirmi yaşındaki bir genç de onun dizelerinde kendini bulabiliyor. Yetmiş yaşındaki bir okur da...
TOMRİS'İN TURGUT'U
Bir aşk hikâyesinden fazlası... İki edebiyatçının birbirini dönüştürdüğü uzun yol arkadaşlığı. Bir şairin hayatını anlatırken bazen biyografi yetmez. Doğum tarihleri, kitap adları, ödüller bir yere kadar gider. Sonra kapıyı başka biri açar. Turgut Uyar'ın hayatında o kapıyı açan isim Tomris Uyar'dır. Bugün çoğu insan onları yalnızca "edebiyat tarihinin ünlü çifti" olarak hatırlıyor. Oysa mesele bundan çok daha derindir. Tomris Uyar, Turgut Uyar'ın yalnızca eşi değil; ilk okuru, en sert eleştirmeni, en yakın sırdaşı ve şiirinin sessiz tanığıydı. Belki de bu yüzden Turgut Uyar'ı anlamanın yolu, biraz da Tomris'in anlattığı Turgut'a kulak vermekten geçer.
İSTANBUL'DA KESİŞEN YOLLAR
1960'ların ortasında İstanbul edebiyat çevresi bugünkü kadar kalabalık değildi. Şairler, yazarlar, çevirmenler aynı masalarda buluşur; aynı dergilerde yazı yayımlar; birbirlerinin yeni metinlerini ilk okuyan insanlar olurdu. Tomris Uyar o yıllarda edebiyat dünyasının merkezindeki isimlerden biriydi. Çevirileriyle tanınıyor, dergilerde yazıyor, şiir çevreleriyle iç içe yaşıyordu. Turgut Uyar ise Ankara'dan İstanbul'a daha sık gelmeye başlamıştı. Önce toplantılarda karşılaştılar, sonra sohbetlerde sonra uzun yürüyüşlerde. İki insanın birbirine yaklaşması bazen büyük cümlelerle değil, aynı sessizliği paylaşabilmesiyle olur. Onların hikâyesi biraz böyle başladı. "Turgut konuşmaktan çok dinlerdi." Uyar'ın yıllar sonra söylediği bu cümle, ilişkilerinin temelini de anlatıyordu.
EVDEKİ TURGUT: ŞAİR DEĞİL, ÖNCE İNSAN
Dışarıdan bakıldığında Turgut Uyar, içine kapanık ve melankolik bir şair gibi görünürdü. Fakat Tomris Uyar'ın anlattıkları bambaşka bir portre çizer. Evde oldukça nüktedan, ince mizahlı ve çocuk ruhlu bir adam vardı. Misafir geldiğinde saatlerce sessiz oturabilirdi. İnsanlar bunu çekingenlik sanırdı. Oysa Tomris'e göre durum farklıydı. "İnsanlar onun az konuştuğunu sanıyordu. Hayır... O konuşacağı cümleyi bekliyordu." Gerçekten de gecenin sonunda kurduğu tek bir cümle, bütün sohbetin en unutulmaz sözü olurdu. Bu özellik şiirlerine de yansımıştı. Gereksiz kelimelerden hoşlanmazdı. Bir şiirde nasıl fazlalığa tahammül etmiyorsa, gündelik konuşmada da aynı titizliği gösterirdi.
ŞİİR YAZARKEN EVDE TAM BİR SESSİZLİK OLMAZDI
Birçok insan büyük şairlerin mutlak sessizlikte yazdığını düşünür. Turgut Uyar bu konuda istisnaydı. Tomris Uyar anlatıyor; Radyodan müzik gelirdi. Mutfakta yemek pişerdi. Telefon çalardı. Çocuklar evin içinde dolaşırdı. Turgut bunlardan rahatsız olmazdı. Çünkü şiiri masaya oturduğu anda yazmıyordu. Şiir günlerdir zihninde dolaşıyor, imgeler yavaş yavaş yerini buluyordu. Kaleme aldığı an yalnızca son aşamaydı. "Şiir masaya oturmadan çok önce bitmiş olurdu." Tomris'in bu cümlesi, Turgut Uyar'ın yaratım sürecini belki de en iyi anlatan tanımlardan biridir.

İLK OKUR HER ZAMAN TOMRİS'Tİ
Turgut Uyar'ın dostlarının anlattığı ortak bir ayrıntı vardır: Cebinde sürekli küçük not kâğıtları taşırdı. Otobüste, dolmuşta, kahvede, yürürken, aklına gelen tek bir dizeyi bile hemen yazardı. Bazen sadece iki kelime. Bazen yarım bir cümle. Aylar sonra o küçük notlardan biri, bir şiirin merkezine dönüşebilirdi. Tomris Uyar bu alışkanlığın onu hiç şaşırtmadığını söyler. Çünkü Turgut'un zihni sürekli şiirin içinde çalışıyordu. Turgut Uyar'ın en çok güvendiği okur eşiydi. Yeni yazdığı şiiri önce yayınevine göndermezdi. Önce Tomris'e uzatırdı. Tomris beğenmediği yerleri doğrudan söylerdi. "Şu dize oturmamış." "Buradaki ritim bozuluyor." "Bu kelime fazla." Turgut buna kızmazdı. Tam tersine, onun edebiyat sezgisine büyük güven duyardı.
CEMAL SÜREYA İLE DOSTLUK
Bu hikâyenin en dikkat çekici yanlarından biri de Cemal Süreya ile Turgut Uyar arasındaki ilişkidir. Tomris Uyar bir dönem Cemal Süreya ile birlikteydi. Daha sonra yolları ayrıldı ve Tomris ile Turgut yakınlaştı. Böylesi bir durumun büyük kırgınlıklara dönüşmesi beklenirdi. Fakat olmadı. Cemal Süreya ile Turgut Uyar'ın dostluğu tamamen kopmadı. Birbirlerinin şiirlerini okumayı sürdürdüler. Murat Belge'nin tanıklıklarına göre bu durum, Türk edebiyatında az rastlanan bir olgunluk örneğiydi. Şiir bazen rekabet yaratır; ama bazen de insanların birbirine duyduğu saygıyı korur. Onların ilişkisi ikinci türdendi.

EDİP CANSEVER'İN ZARİF KIRGINLIĞI
Tomris Uyar'a hayranlık duyan bir başka büyük şair de Edip Cansever'di. Ancak bu hayranlık hiçbir zaman karşılıklı bir ilişkiye dönüşmedi. Buna rağmen Edip Cansever ile Turgut Uyar'ın dostluğu bozulmadı. Edebiyat çevrelerinde sık anlatılan bir anıya göre, bir meyhane gecesinde Edip Cansever peçeteye şu cümleyi yazdı:
"Tomris rakıyı çok severdi, ben de Tomris'i..."
Bu kısa cümle, hem Edip Cansever'in duygusal dünyasını hem de o dönemin şairleri arasındaki karmaşık ama zarif ilişkileri anlatan en etkileyici anılardan biri olarak kaldı.

İKİNCİ YENİ'NİN GİZLİ SALONU
1970'lerde Tomris ve Turgut'un evi, adeta İkinci Yeni'nin buluşma noktasıydı. Kapıyı çalan isimler arasında; Cemal Süreya, Edip Cansever, Ece Ayhan, İlhan Berk, Ülkü Tamer vardı. Saatlerce şiir okunur, yeni yazılan dizeler tartışılırdı. Tomris Uyar'ın anlattığına göre bu toplantılarda kimse birbirine kolay kolay "Harika olmuş" demezdi. Tam tersine, acımasız eleştiriler yapılırdı. Bazen tek bir dize üzerine saatlerce konuşulduğu olurdu. O masalarda yalnızca şiir yazılmıyor, Türk şiirinin geleceği de şekilleniyordu.
GÖĞE BAKMA DURAĞI GERÇEKTEN TOMRİS İÇİN Mİ YAZILDI?
Bu soru yıllardır soruluyor. Sosyal medyada çoğu zaman kesin bilgi gibi paylaşılıyor. Fakat şiirin doğrudan Tomris Uyar için yazıldığını gösteren kesin bir belge bulunmuyor. Şiirin Tomris'le birlikte olduğu dönemde yazılmış olması bu yorumun yayılmasına neden oldu. Ama birçok araştırmacı, Göğe Bakma Durağının tek bir kişiye değil; özgürlüğe, kaçış arzusuna, birlikte yaşama umuduna ve gökyüzüne duyulan özleme yazıldığını düşünüyor. Belki de şiirin bu kadar sevilmesinin nedeni tam olarak budur. Herkes kendini o şiirin içine yerleştirebilir.
EN SIRADAN HÂLİ
Turgut Uyar'ın oğlu Hayri Uyar'ın anlattığı ayrıntılar da dikkat çekicidir. Evde büyük bir "şair havası" yoktu. Markete giderdi, yemek yapardı, çocuklarıyla ilgilenirdi. Şiir yazmadığı zamanlarda son derece sıradan bir aile babasıydı. Belki de büyük şairlerin en şaşırtıcı yanı budur: Hayatlarını olağan yaşarlar, ama o hayatın içinden olağanüstü dizeler çıkarırlar.
MEYHANE MASASINDA DÖRT BÜYÜK ŞAİR
Bugün "İkinci Yeni" dediğimiz akım, çoğu zaman yalnızca kitaplardan öğrenilen edebi bir hareket gibi anlatılıyor. Oysa İkinci Yeni önce bir dostluktu, sonra uzun yürüyüşler, sonra mektuplar, sonra Beyoğlu meyhanelerinde sabaha kadar süren sohbetler... Ve en sonunda şiir... 1950'li ve 60'lı yılların İstanbul'unda edebiyat çevresi bugünkü kadar büyük değildi. Herkes birbirini tanıyor, yeni yazılan şiirler daha dergide yayımlanmadan arkadaş masalarında okunuyordu. Bir şiir yayımlanmadan önce belki de dört büyük şairin eleştirisinden geçiyordu. Bugün okuduğumuz birçok dizenin ilk okurları yine o masadaki şairlerdi.
TURGUT UYAR EN AZ KONUŞAN KİŞİYDİ
Masanın en hareketlisi hiç kuşkusuz Cemal Süreya'ydı. Esprileri peş peşe sıralar... Şiir üzerine tartışırken sesi yükselirdi. Edip Cansever daha duygusal yaklaşırdı. Şiiri uzun uzun anlatmayı severdi. Ece Ayhan ise kuralları yıkmaktan hoşlanıyordu. Sert çıkışlarıyla tanınırdı. Peki ya Turgut? O dinliyordu. Saatlerce... Bazen bir gece boyunca neredeyse hiç konuşmuyordu. Murat Belge yıllar sonra onu anlatırken dikkat çekici bir cümle kuracaktı:
"Turgut konuşmaktan çok dinleyen bir insandı."
Masada herkes konuşurken o sigarasını içer, gözlerini masaya diker, bazen pencerenin dışına uzun uzun bakardı. Sonra gecenin sonunda yalnızca tek bir cümle söylerdi. Ve çoğu zaman o cümle tartışmayı bitirirdi. Çünkü Turgut Uyar konuşmadan önce düşünüyordu.
CEMAL SÜREYA'NIN TURGUT HAYRANLIĞI
İnsanlar onları hep rakip gibi anlatır. Aslında değillerdi. Cemal Süreya, Turgut Uyar'ın şiirini en çok takdir eden isimlerden biriydi. Bir yazısında onun için şu değerlendirmeyi yapar:
"Türkçeyi en iyi kullanan şairlerden biridir."
Bu cümle sıradan görünse de Cemal Süreya'nın ağzından çıktığında çok büyük anlam taşır. Çünkü o kolay kolay kimseyi övmezdi. Şairler birbirlerini kıskanabilir. Ama büyük şairler birbirlerinin büyüklüğünü teslim eder.
EDİP CANSEVER İLE DOSTLUKLARI NEDEN FARKLIYDI?
Edip Cansever ile Turgut Uyar'ın ortak noktası çoktu. İkisi de şehir insanını yazıyordu. İkisi de yalnızlığı seviyordu. İkisi de şiirde kolay anlaşılmayı amaçlamıyordu. İkinci Yeni'nin en asi ismi hiç kuşkusuz Ece Ayhan'dı. Onun için şiirde kural yoktu, gelenek yoktu, sınır yoktu, bu yüzden tartışmaların en serti çoğu zaman onunla yaşanıyordu. Fakat ilginç olan şu ki... Turgut Uyar hiçbir zaman sesini yükseltmiyordu. Ece Ayhan'ın sert eleştirilerini sakince dinliyor... Sonra yalnızca birkaç cümle kuruyordu. Belki de bu yüzden çevresindeki herkes ona saygı duyuyordu.
İLHAN BERK'İN GÖZÜNDE TURGUT
İlhan Berk bir söyleşisinde Turgut Uyar'ın şiirini anlatırken dikkat çekici bir değerlendirme yapar. Ona göre Turgut Uyar, şiirde en büyük dönüşümü yaşayan isimlerden biridir. Gerçekten de ilk kitabı Arz-ı Hâl ile Dünyanın En Güzel Arabistanı arasında adeta iki farklı şair vardır. İlhan Berk bu değişimi cesaret olarak görüyordu. Çünkü herkes kendi şiirini değiştirmeye cesaret edemez.
Şiir konuşulurken zamanın nasıl geçtiği anlaşılmazdı. Bir meyhaneden çıkılır. Başka bir kahveye geçilirdi. Sonra biri "Bir çay içelim." derdi. Saat gece üç olurdu. Sonra dört... Bazen sabah ezanına kadar. Kimse bunun farkına varmazdı. Çünkü konuşulan şey yalnızca şiir değildi. Hayattı, siyasetti, sinemaydı, aşktı, yalnızlıktı. İşte bu yüzden İkinci Yeni yalnızca bir şiir akımı değildir. Aynı zamanda ortak bir yaşam biçimidir.

TURGUT UYAR'IN İNCE MİZAHI
Dışarıdan bakınca çok ciddi görünürdü. Ama dost meclislerinde durum farklıydı. İzzet Çapa'nın aktardığı yıllardır anlatılan bir anekdota göre, bir akşam Edip Cansever ile Cemal Süreya yine birbirleriyle tatlı tatlı atışıyordu.
Edip: "İçki içmeyi ben öğrettim."
Cemal: "Şiiri ben öğrettim."
Turgut Uyar ise sakin bir şekilde gülümseyerek şöyle dediği anlatılır:
"Siz tartışırken ben Tomris'le evlendim."
Bu sözün doğruluğu kesin olarak belgelenmiş olmasa da, yıllardır edebiyat çevrelerinde anlatılan ve Turgut Uyar'ın ince mizah anlayışını simgeleyen anılardan biridir.
NEDEN HEPSİ TURGUT'U SEVİYORDU?
Çünkü Turgut Uyar kimseyle yarışmıyordu. Şiir onun için bir yarış değildi. Ne daha çok satmak... Ne daha çok alkış almak... Ne de daha ünlü olmak... O yalnızca iyi şiir yazmak istiyordu. Belki de bu yüzden aralarındaki en sakin isim olmasına rağmen en büyük saygıyı görenlerden biri oldu. Şairler onu yalnızca iyi yazdığı için değil... İyi bir insan olduğu için de seviyordu.
BİR MASA DAĞILDI... AMA ŞİİR KALDI
1980'lere gelindiğinde o meşhur masalar artık eskisi kadar kalabalık değildi. Hayat değişmişti, Türkiye değişmişti, şairler yaşlanıyordu, kimisi hastalanmıştı, kimisi hayata veda etmişti. Ama geriye bıraktıkları dostluk, bugün bile Türk edebiyatının en özel hikâyelerinden biri olarak anlatılıyor. Belki de büyük şiir yalnızca kitaplarda yazılmaz. Bazen bir meyhane masasındaki sessizlikte doğar. Bir dostun eleştirisinde büyür. Bir kahkahada şekillenir. Ve yıllar sonra milyonlarca insanın ezbere bildiği dizelere dönüşür.
BAZI ŞİİRLER YAZILMAZ... YAŞANIR
Şairler çoğu zaman bir şiirin nasıl yazıldığını anlatmayı sevmez. Çünkü bilirler... Bir şiirin büyüsü biraz da bilinmezliğindedir. Turgut Uyar da onlardan biriydi. Hiçbir zaman çıkıp "Bu şiiri şu kişi için yazdım" demedi. Şiirlerinin açıklanmasını istemedi. Çünkü ona göre şiir, yazıldığı andan itibaren artık şairin değil, okurundu. Belki de bugün hâlâ milyonlarca insanın onun dizelerinde kendini bulmasının nedeni budur. Herkes aynı şiiri okuyor ama herkes başka bir hikâye görüyor.
"GÖĞE BAKMA DURAĞI" NEDEN BU KADAR SEVİLDİ?
Türk şiirinde bazı dizeler vardır. İnsan onları ilk kez okuduğunu hatırlamaz. Sanki hep hayatındaymış gibidir. İşte "Göğe Bakma Durağı" da böyle bir şiirdir. "İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım..." Bu yalnızca bir aşk çağrısı değildir. Bir kaçış çağrısıdır. Bir nefes alma isteğidir. Kalabalığın içinden uzaklaşma arzusudur. Şehrin boğuculuğuna karşı gökyüzünü hatırlama çabasıdır. Belki de bu yüzden yalnızca âşıklar değil... Yalnız insanlar da... Yorgun insanlar da... Umudunu kaybeden insanlar da bu şiire sarıldı.
"DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI" NEDEN BİR DÖNÜM NOKTASIYDI?
1959 yılında yayımlanan Dünyanın En Güzel Arabistanı, yalnızca Turgut Uyar'ın değil, modern Türk şiirinin de en önemli kitaplarından biri kabul edilir. Bu kitap yayımlandığında herkes şaşırdı. Çünkü ilk dönem şiirlerini bilenler karşılarında bambaşka bir şair bulmuştu. Artık daha cesur imgeler vardı. Anlam tek bir yöne gitmiyordu. Şiir okuru düşünmeye zorluyordu. Kimi eleştirmenler bu şiirleri "anlaşılmaz" buldu. Kimi ise Türk şiirinin yeni bir çağ açtığını söyledi. Aradan geçen onlarca yıl, ikinci görüşü haklı çıkardı. Bugün hâlâ birçok edebiyat araştırmacısı bu kitabı İkinci Yeni'nin zirve eserlerinden biri olarak kabul ediyor.
ŞİİRLERİNDE NEDEN HEP ŞEHİR VARDI?
Turgut Uyar'ın dizelerinde şehir yalnızca bir mekân değildir. Başlı başına bir karakterdir. Kalabalık caddeler... Yağmurlu kaldırımlar... Otobüs durakları... Tren istasyonları... Apartmanlar... Onun şiirinde şehir, insanın yalnızlığını büyüten bir organizma gibidir. Modern hayat ilerledikçe insanın iç dünyasının küçüldüğünü hisseder. Bu yüzden şiirlerinde sürekli kaçış arzusu vardır. Ama o kaçış hiçbir zaman gerçek değildir. Çünkü insan, gittiği her yere kendisini de götürür.
AŞK, YALNIZLIK VE UMUT AYNI ŞİİRDE BULUŞTU
Turgut Uyar'ın şiirlerinde en dikkat çekici özelliklerden biri, birbirine zıt duyguları aynı anda taşıyabilmesidir. Bir dizede büyük bir yalnızlık hissedersiniz. Bir sonraki dizede umut belirir. Tam her şey kararmış gibi olurken gökyüzü açılır. Belki de bu yüzden onun şiirleri insanı depresyona sürüklemez. Tam tersine... Yalnız olmadığını hissettirir.
"TÜTÜNLER ISLAK"... SESSİZ BİR ÇIĞLIK
1962 yılında yayımlanan Tütünler Islak, birçok eleştirmen tarafından Turgut Uyar'ın en olgun eserlerinden biri olarak görülür. Bu kitapta artık yalnızlık daha derindir. Şehir daha karanlıktır. İnsan ilişkileri daha kırılgandır. Ancak bütün bu karanlığın içinde yine umut vardır. Şair hiçbir zaman tamamen umutsuz değildir. Çünkü onun şiirinde gökyüzü her zaman bir ihtimal olarak durur.
"KAYAYI DELEN İNCİR"... BİR DİRENİŞ METAFORU
1970'lerde yayımlanan Kayayı Delen İncir, Turgut Uyar'ın yaşam deneyiminin olgunluk dönemini yansıtır. Kitabın adı bile başlı başına güçlü bir metafordur. Bir incir ağacı... Sert bir kaya... İmkânsız görünen bir mücadele... Ama sonunda kazanan doğadır. Bu metafor, insanın bütün zorluklara rağmen yaşamı sürdürme iradesini anlatır. Belki de Turgut Uyar'ın dünyaya bakışını en iyi özetleyen kitaplardan biridir.
ŞİİRLERİNİ NEDEN HERKES FARKLI ANLIYOR?
Çünkü Turgut Uyar şiiri açıklamaz. İşaret eder. Boşluk bırakır. Okura güvenirdi. Bir röportajında şiirin tek bir anlamı olması gerektiğine inanmadığını dile getirir. Ona göre iyi şiir, her okurun hayatında yeniden yazılır. Bu yüzden onun dizeleri yıllar geçtikçe yaşlanmadı. Her kuşak kendi anlamını buldu.
1985... BÜYÜK SESSİZLİK
22 Ağustos 1985... Turgut Uyar, henüz 58 yaşındayken hayata veda etti. Arkasında onlarca şiir... Binlerce okur... Ve tamamlanmamış cümleler bıraktı. Onun ölümünün ardından dostları yalnızca büyük bir şairi değil, büyük bir insanı kaybettiklerini söyledi. Tomris Uyar ise yıllar boyunca onun hatırasını sessizce yaşattı.
ÖLDÜKTEN SONRA NEDEN DAHA ÇOK OKUNDU?
Bu ilginç bir paradokstur. Yaşarken daha çok şairlerin şairi olarak görülüyordu. Bugün ise milyonlarca insanın şairi. Bunda sosyal medyanın da büyük payı var. Fakat mesele yalnızca paylaşılan dizeler değil. Modern insanın yalnızlığı arttıkça Turgut Uyar'ın şiiri daha görünür hâle geldi. Çünkü o, yıllar önce bugünün insanını yazmıştı. Kalabalık içinde yalnızlaşan bireyi... Sevmekten korkan insanı... Gökyüzünü unutmuş şehirliyi...
NEDEN HÂLÂ TURGUT UYAR OKUYORUZ?
Belki de cevap çok basit. Çünkü o bize ne düşüneceğimizi söylemedi. Ne hissetmemiz gerektiğini öğretmedi. Sadece omzumuza dokundu. Ve usulca şunu fısıldadı: "Göğe bakalım..." Bu iki kelime bazen bütün bir hayatın özeti olabilir.
BEYZA'NIN NOTU…
Turgut Uyar, yalnızca İkinci Yeni'nin büyük şairlerinden biri değildi. O, Türkçenin içinde yeni yollar açan, kelimelerin sessizliğinden güçlü imgeler kuran ve okurunu yıllar sonra bile düşünmeye devam ettiren bir edebiyat ustasıydı. Onun şiirleri, ilk okumada değil; hayat ilerledikçe büyür. Belki bu yüzden her yaşta yeniden keşfedilir, her dönemde başka bir anlam kazanır. Ve belki de bu yüzden, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen bir otobüs durağında, bir kitap sayfasında ya da gökyüzüne dalıp giden bir çift gözde aynı cümle yankılanmaya devam eder:
"İkimiz birden sevinebiliriz... göğe bakalım."
"Büyük şairler yalnızca iyi dizeler yazmaz; yaşadıkları çağın ruhunu gelecek kuşaklara emanet ederler. Turgut Uyar da onlardan biri. Onu okudukça yalnızca şiir değil, insanın kırılganlığı, umudu ve hayata tutunma çabası da görünür oluyor. Belki de bu yüzden Turgut Uyar'ın şiirleri hiçbir zaman eskiyemeyecek."




