1) Son günlerde “ne oldu” diye sorsak, en yalın tablo nedir?

Görünen tablo, Halep’in kuzeyindeki çoğunluğu Kürt olan Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde yoğunlaşan bir çatışma dalgasıdır; Şam’a bağlı güvenlik güçleri bu bölgeleri “askerî bölge” ilan edip “sınırlı operasyon” söylemiyle baskıyı artırırken, sahadaki Kürt silahlı unsurların keskin nişancı, patlayıcı dron gibi araçlarla karşılık verdiği aktarılıyor. Çatışma, yalnızca bir güvenlik olayı gibi görünse de asıl olarak SDG’nin yeni Suriye devletine hangi koşullarda entegre olacağı sorusunun pratikte düğümlendiği bir “test alanı”na dönüşmüş durumda.

2) Bu çatışma “ani bir kriz” mi, yoksa uzun pazarlığın kaçınılmaz sonucu mu?

Daha çok uzun pazarlığın görünür hale gelmiş bir kırılması. Şam ile SDG arasında 10 Mart 2025’te başlayan görüşmelerin temel konusu, SDG’nin kurumsal-militer yapısının yeni devlet mimarisine nasıl dahil edileceği ve bunun karşılığında Kürt bölgelerinde ne ölçüde yerel idare alanı tanınacağıydı; Halep’in bu iki mahallesi bu pazarlığın “küçük ama simgesel” laboratuvarı haline geldi. Üstelik 1 Nisan 2025’te imzalanan ve SDG unsurlarının çekilmesi karşılığında yerel otonomi benzeri düzenek öngören çerçeve, sahadaki karşılıklı güvensizlik yüzünden her dalgada yeniden tartışmaya açılıyor.

3) Şam yönetimi neden özellikle bu hattı zorluyor?

Şam açısından mesele sadece Halep’te “asayiş” değil; daha geniş ölçekte egemenliğin yeniden tesis edildiği iddiasını somutlamak. Yeni geçiş yönetimi, ülkenin kuzeydoğusunu fiilen yöneten SDG’nin “tek blok” olarak, kendi komuta yapısını koruyarak sisteme katılmasına mesafeli; bunun yerine merkezi egemenliği tanıyan, ağır silahların çekildiği, emniyet-idare düzeninin Şam şemsiyesi altında çalıştığı bir çözümü zorlamak istiyor. Sahada askeri baskı kurarak masadaki pazarlık payını artırma refleksi bu yüzden devrede: “Görüşme sürüyor” denirken dahi, müzakereyi belirleyen şey çoğu zaman sahadaki denge oluyor.

4) SDG neden geri adım atmak istemiyor? “Ne istiyorlar” sorusunun özü ne?

SDG’nin temel kaygısı, yıllardır inşa ettiği idari-askeri düzenin bir anda eriyip gitmesi. SDG tarafı, yazılı güvencelerle desteklenen adem-i merkeziyetçi (decentralized) bir model talep ederken, entegrasyonun “kurumsal bütünlük” içinde, yani SDG’nin parçalanmadan sisteme dahil olacağı bir çerçeveyle ilerlemesini istiyor. Buna karşılık Şam’ın çizdiği sınır, SDG’yi savunma bakanlığı altında daha standart bir hiyerarşiye çekmek. Bu gerilim çözülemediğinde, Halep gibi sembolik alanlarda çatışma “müzakerenin yerine geçen dil” halini alıyor.

5) Bu tırmanmada dış aktörlerin rolü ne? ABD ve Türkiye nereye oturuyor?

Trump'tan şoke eden açıklama: 'O ülkeye de kara saldırısı düzenleyeceğiz'
Trump'tan şoke eden açıklama: 'O ülkeye de kara saldırısı düzenleyeceğiz'
İçeriği Görüntüle

Dış aktörlerin rolü belirleyici, fakat tekil bir “kumanda” gibi değil; daha çok baskı ve sınır çizme kapasitesiyle. Sahadaki son dalgada, önceki çatışmalarda görülen “hızlı ateşkes” mekanizmasının bu kez işlemediği, geçmişte ateşkeslerin ABD baskısıyla geldiği aktarılıyor. Türkiye tarafında ise Şam’ın güvenlik aygıtına entegre edilmiş bazı gruplar üzerinden dolaylı etki tartışmaları var; Ankara’nın PKK bağlantılı yapılara dönük “silahsızlanma” çağrısı, SDG’nin manevra alanını daraltan bir başka unsur. Kısacası, SDG–Şam çekişmesi kendi iç mantığıyla ilerliyor; buna rağmen Washington’un baskısı, Ankara’nın kırmızı çizgileri ve bölgesel denklem, her turda pazarlığın parametrelerini yeniden ayarlıyor.

6) Çatışmanın toplumsal maliyeti ne söylüyor? “Siyaset” sahadan bağımsız değil mi?

Tam tersine, siyaset sahadan bağımsız kalamıyor. Çatışmalarda sivil kayıplar ve yıkım, özellikle Halep gibi savaş hafızası güçlü bir şehirde, yalnızca insani trajedi üretmiyor; aynı zamanda “devlet geri döndü” iddiasının meşruiyetini de test ediyor. Bölgeden büyük ölçekli tahliyelerden ve altyapı hatlarının zarar görmesinden söz ediliyor; böyle bir tabloda yönetim kapasitesi, askeri başarıdan ziyade sivil hayatın sürekliliğini sağlama becerisiyle ölçülüyor. Bu tırmanma uzadıkça Şam açısından “egemenlik” söylemi, SDG açısından da “toplumsal taban” denkleminde kırılganlık büyüyor.

7) “Bölgesel gerilimler İran iç siyasetini sıkıştırıyor” benzeri bir okuma, Suriye için nasıl kurulabilir?

Suriye’de de benzer bir sıkıştırma var: İç pazarlık alanı, bölgesel gerilim tarafından daraltılıyor. Şam’ın önünde Türkiye sınırı, kuzeydoğuda SDG alanı, güneyde farklı toplumsal fay hatları, ekonomik çöküntü ve yeniden inşa dosyası duruyor. SDG açısından da denge aynı ölçüde sert: ABD’nin tutumu, Türkiye’nin baskısı, Arap aşiret alanlarında dalgalanan sadakat, petrol-gaz sahalarının kontrolü ve kurumsal varlığın geleceği aynı anda masada. Bu kadar çok değişkenin tek bir güvenlik mimarisine sığdırılması zordur; çatışma bu nedenle “anomali” değil, geçiş döneminin yapısal sancısı gibi okunmalı.

8) Bu çatışma İsrail’in işine yarar mı? “Yarar/yaramaz” diye net konuşmak mümkün mü?

Net konuşmak için önce İsrail’in Suriye dosyasındaki temel çıkarlarını ayırmak gerekir: İsrail, sınır hattında kendisine dönük doğrudan tehdit kapasitesinin düşük kalmasını ister; aynı zamanda Suriye’nin merkezi kapasitesinin toparlanıp öngörülebilir, güçlü bir askeri-siyasi odak haline gelmesini de risk olarak görür. Bu çerçevede SDG–Şam çatışması, kısa vadede Şam’ın dikkatini ve kaynaklarını içeride tutarak “baskı dağıtan” bir etki üretebilir; bu durum İsrail’in güvenlik bakışına belirli ölçüde uyumlu görünebilir. Buna karşılık uzun süreli parçalanma ve kontrolsüz tırmanma, sınır çevresinde öngörülemez milis dolaşımı, yeni vekil hatları ve kazara çatışma riskleri doğurur; bu da İsrail’in istemeyeceği bir belirsizlik üretir. Sonuç olarak İsrail açısından bu tür çatışmaların “tam yararlı” olduğunu söylemek zor; daha gerçekçi cümle şudur: İsrail, güçlü ve bütünleşmiş bir Suriye yerine, yönetilebilir ama taşmayan bir dağınıklığı tercih eder; çatışma bu eşiği aşmadığı sürece dolaylı rahatlık, aştığı anda güvenlik maliyeti üretir.

Muhabir: Görkem Çayan