Husilerin Türkiye ve Pakistan’a yönelik tehditleri bölgedeki dengeleri yeniden gündeme taşıdı. Peki olası bir saldırıda Türkiye nasıl karşılık verebilir, Mekke İttifakı ne zaman devreye girer?
Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim yeni bir boyut kazanırken, Yemen merkezli çatışmanın bölge ülkelerine yayılma ihtimali tartışılıyor. Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların ardından Türkiye ve Pakistan’ın olası askeri desteği gündeme gelirken, Husilerin iki ülkeye yönelik açıklamaları da dikkat çekti.
Türkinform muhabiri Pelin Zengin, dış politikada merak edilen soruları Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Cantürk Caner’e yöneltti.
HUSİLER TÜRKİYE’YE SALDIRIRSA NE OLUR?
Doç. Dr. Cantürk Caner’e göre olası bir Husi saldırısında öncelikle saldırının nereye ve nasıl gerçekleştirildiği belirleyici olacak. Türk topraklarına yönelik kasıtlı bir balistik füze, seyir füzesi veya insansız hava aracı saldırısı, meseleyi yalnızca Yemen savaşı ya da Mekke Anlasmasi çerçevesinde değerlendirilmekten çıkararak daha geniş bir güvenlik krizine dönüştürebilir.
Böyle bir durumda Türkiye açısından üç temel mekanizma gündeme gelebilir. Bunlardan ilki, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenen mesru müdafaa hakkı. Türkiye saldırıya uğrayan devlet olarak bireysel mesru müdafaa hakkını kullanabileceği gibi kolektif savunma mekanizmalarından da yararlanabilir.
İkinci başlık Mekke Anlaşması. Anlaşmanın kamuoyuna yansıyan temel yaklaşımına göre üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı, diğer ülkeleri de ilgilendiren ortak savunma mekanizmasını gündeme getiriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin doğrudan hedef olması halinde Pakistan ve Suudi Arabistan’ın da kolektif savunma kapsamında devreye girmesi söz konusu olabilir.
Üçüncü mekanizma ise NATO. Türkiye topraklarına yönelik bir saldırı, saldırının niteliğine ve kapsamına göre NATO’nun 4. maddesi kapsamında istişareleri ve şartları oluştuğunda 5. madde tartışmasını gündeme taşıyabilir.
NATO’NUN 5. MADDESİ OTOMATİK SAVAŞ ANLAMINA MI GELİYOR?
Caner, NATO’nun 5. maddesinin doğrudan “32 ülke otomatik olarak savaşa girer” anlamına gelmediğine dikkat çekiyor. Madde kapsamında müttefikler saldırıya uğrayan ülkeye yardım sağlamak için gerekli gördükleri adımları atıyor. Bu adımların niteliği her ülkenin değerlendirmesine göre değişebiliyor ve doğrudan askeri güç kullanılması da seçeneklerden biri olabiliyor.
Caner’e göre Türkiye topraklarına yönelik doğrudan bir Husi saldırısı, Yemen-Suudi Arabistan eksenindeki çatışmayı Türkiye-NATO güvenlik denklemine taşıyabilecek ciddi bir stratejik tırmanma anlamına gelebilir.
Caner, böyle bir gelişmenin ABD açısından da sonuçları olabileceğini belirterek, bunun Washington’ın bölgedeki yaklaşımıyla örtüşebileceğini düşünüyor. Uzman, “Trump’ın başından beri böyle bir denklemi istediği” yönündeki değerlendirmesini de bu çerçevede dile getiriyor.
HUSİLER NEDEN TÜRKİYE VE PAKİSTAN’I HEDEF ALIYOR?
Husilerin Türkiye ve Pakistan’a yönelik açıklamalarının yalnızca askeri kapasite üzerinden okunmaması gerektiğini belirten Caner, tehditlerin önemli bir bölümünün caydırıcılık ve psikolojik savaş amacı taşıdığını ifade ediyor.
Husi yönetiminin verdiği mesajın temelinde, Yemen savaşında Suudi Arabistan’a destek veren ülkelerin de hedef haline gelebileceği uyarısı bulunuyor. Başka bir ifadeyle Husiler, “Riyad’a destek verilmesi halinde savaşın maliyetini Suudi Arabistan’ın dışına taşıma” mesajı veriyor.
Caner, Husi yönetiminin Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz kıyılarındaki gelişmeleri de kendi lehine değişen bir denge olarak gördüğünü belirtiyor. Bu nedenle tehdidin yalnızca Yemen sınırları içerisinde kalmayabileceğine dikkat çekiyor.
Türkiye ve Pakistan ise sahip oldukları askeri kapasite nedeniyle Husiler açısından ayrı bir önem taşıyor. Türkiye’nin hava savunma, elektronik harp, İHA/SİHA, hassas mühimmat ve istihbarat kapasitesi; Pakistan’ın ise geniş ordusu, hava gücü ve Suudi Arabistan’la uzun yıllara dayanan askeri ilişkileri öne çıkıyor.
Bu nedenle Husi açıklamalarının, Mekke Anlaşması henüz uygulanmaya başlamadan önce Türkiye ve Pakistan’ı caydırmaya yönelik bir psikolojik baskı unsuru olarak da okunabileceği değerlendiriliyor.
MEKKE ANLAŞMASI HANGİ DURUMDA DEVREYE GİRER?
Anlaşmanın dikkat çeken bir diğer boyutu ise Türkiye ve Pakistan’ın hangi koşullarda askeri destek sağlayacağı.
Caner’e göre temel eşik silahlı saldırı. Balistik füze saldırısı, İHA saldırısı, askeri tesislerin doğrudan hedef alınması, şehirlerin veya enerji altyapısının vurulması ya da geniş çaplı sınır ötesi askeri saldırı gibi durumlar ortak savunma hükmünü gündeme getirebilir.
Ancak “askeri destek” ifadesi doğrudan savaşa girilmesi anlamına gelmiyor. Caner’e göre destek, saldırının niteliğine ve ihtiyaçlara göre farklı seviyelerde gerçekleşebilir.
"ASKERİ DESTEK KADEMELİ OLARAK ARTABİLİR"
Uzmanın değerlendirmesine göre Mekke Anlaşması kapsamında verilebilecek destek birden fazla aşamada ele alınabilir.
İlk aşamada istihbarat paylaşımı, erken uyarı sistemleri, radar verileri ve uydu görüntüleri gibi teknik destekler sağlanabilir.
İkinci aşamada mühimmat, füze önleme sistemleri, İHA/SİHA, elektronik harp unsurları ve lojistik destek gündeme gelebilir.
Üçüncü aşamada hava ve füze savunma sistemleriyle birlikte personel konuşlandırılması söz konusu olabilir.
Daha ileri bir aşamada ortak hava veya deniz operasyonları, son aşamada ise saldırıyı gerçekleştiren unsurlara yönelik doğrudan askeri harekat gündeme gelebilir.
Bu nedenle anlaşmayı yalnızca “Türkiye Yemen’e asker gönderecek mi?” sorusuna indirgemek, mekanizmanın tamamını açıklamıyor.
31 AĞUSTOS TOPLANTISIYLA İTTİFAK KURUMSALLAŞIYOR
Mekke Anlaşması açısından önemli gelişmelerden biri de 31 Ağustos’ta İstanbul’da gerçekleştirilen toplantı oldu.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarının katıldığı görüşmede Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi oluşturuldu. Komitenin daimi sekretaryasının Suudi Arabistan’da bulunması kararlaştırılırken, üç ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki birlikte çalışabilirliğin artırılması, ortak savunma sanayisi ve teknoloji geliştirme konularına da vurgu yapıldı.
Caner’in değerlendirmesine göre bu yapı, Mekke Anlaşması’nın yalnızca siyasi bir deklarasyon olarak kalmadığını, askeri ve savunma alanında daha kurumsal bir zemine taşınmaya çalışıldığını gösteriyor.
TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDE HANGİ HUKUKİ SÜREÇ VAR?
Anlaşmanın varlığı, Türkiye’nin her durumda otomatik olarak başka bir ülkeye asker göndereceği anlamına gelmiyor. Türkiye’nin kendi iç hukukundaki yetki süreçleri de devreye giriyor.
Anayasa’nın 92. maddesine göre, uluslararası anlaşmaların gerektirdiği durumlar dışında Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisi TBMM’ye ait. Ani bir saldırı gibi özel durumlarda ise Anayasa’da Cumhurbaşkanı için ayrıca düzenlenmiş yetkiler bulunuyor.
Bu nedenle “Mekke Anlaşması imzalandı, Cumhurbaşkanı otomatik olarak TSK’yı Yemen’e gönderir” şeklindeki bir yorum hukuki süreci tek başına açıklamıyor. Hangi operasyonun anlaşmanın doğrudan yükümlülüğü kapsamında olduğu, hangi durumda TBMM yetkisinin gerektiği olayın niteliğine göre değerlendirilmek durumunda.
MEKKE İTTİFAKI İLK SINAVINI VERİYOR
Mekke Anlaşması açısından asıl kritik soru, Türkiye’nin Yemen’e asker gönderip göndermeyeceğinden çok, üç ülkeden birine yönelik saldırı olduğunda diğer iki ülkenin ne ölçüde ortak savunma yükünü paylaşacağı olacak.
Doç. Dr. Cantürk Caner’e göre kolektif savunma mekanizmasının caydırıcılığı, yalnızca anlaşmanın varlığıyla değil, saldırı karşısında ortaya konulacak somut destekle de bağlantılı. Bu desteğin doğrudan savaşa katılım şeklinde olması da gerekmiyor.
Caner, Ankara’nın mevcut yaklaşımının Suudi Arabistan’ın savunma kapasitesini güçlendirirken Yemen savaşına kontrolsüz biçimde dahil olmaktan kaçınmak şeklinde okunabileceğini belirtiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın özellikle Suudi Arabistan’ın ihtiyaç duyduğu teknik askeri ihtiyaçların karşılanmasına vurgu yapmasını da bu yaklaşımın önemli bir göstergesi olarak değerlendiriyor.
Caner’in değerlendirmesine göre önümüzdeki süreçte belirleyici olacak konu, Husilerin Türkiye ve Pakistan’a yönelik tehditlerinin söylem düzeyinde kalıp kalmayacağı ve Mekke Anlaşması’nın olası bir saldırı karşısında hangi seviyede uygulanacağı olacak.



