DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) düzenlenen partisinin grup toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Bakırhan; sabah saatlerinde gerçekleşen gözaltı operasyonları, Suriye'de yaşanan son gelişmeler, Abdullah Öcalan'ın rolü ve Türkiye'deki toplumsal atmosfer üzerine açıklamalarda bulundu.
"100'E YAKIN ARKADAŞIMIZ GÖZALTINA ALINDI"
"Bu sabah ev baskınlarının ardından Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Sosyalist Kadın Meclisleri (SKM), DİSK'e bağlı Limter-İş Sendikası, Etkin Haber Ajansı (ETHA) Polen Ekoloji, BEKSAV ve çeşitli kurumlara düzenlenen operasyonda, aralarında ESP Eş Başkanı Murat Çepni ve PM üyemiz Emin Orhan'ın olduğu 100'e yakın arkadaşımız gözaltına alındı. Ekonomi iyi gitmiyor. Neredeyse Türkiye'nin dört bir yanında fabrikalarda ve iş yerlerinde grevler yapılıyor. Migros depo işçileri de insani koşullarda çalışmadıkları ve alın terlerinin karşılığını alamadıkları için eylemdeler. Migros depo işçilerinin yanında olduğumuzu, haklarını alana dek yanlarında olacağımızı belirtmek istiyoruz."
"KÜRTLER BU RİYAKAR DÖNGÜYE HAYIR DİYEREK HER YERDE AYAĞA KALKTI"
"2026'da dünyanın birçok yerinde sarsıcı gelişmelere şahitlik ediyoruz. Özellikle Rojava'da Kürtleri ve bölgeyi ilgilendiren çok önemli günler yaşıyoruz. Halep'te Kürtlerin yaşadığı iki mahalleye yönelik başlayan saldırılar, katliama, zorla göçe ve kuşatmaya dönüştü. Bu saldırı dalgasına karşı dünyanın dört bir yanında Rojava'yla dayanışma eylemleri günlerdir devam ediyor. Ve bu eylemler beraberinde "Kürtler neden itiraz ediyor, Kürtler ne istiyor?" sorularını da getirdi. Bu soruların yanıtı son yüz yılda Kürtlerin inkârı üzerine kurulan siyasi düzende saklıdır. Kürtlerin itirazı yüzyıldır dayatılan yok saymaya ve statüsüzlüğe yöneliktir. Kürtler bugüne kadar bulundukları ülkelerin tarihinde; savaş, kriz, güvenlik tehdidi olduğunda yaşadıkları halklarla birlikte sahada omuz omuza durdular; bedel ödediler, direndiler ve sürekli dengeyi birlikte yaşadıkları halkların lehine değiştirdiler. Ama yeni bir düzen kurma vakti geldiğinde, aynı Kürt varlığı bir anda "stratejik tehdit ve siyasi yük" olarak görüldü ve ilan edildi. Dün can simidi denilen halk, ertesi gün tehdit odağı haline getirildi. Gelin zamanı geriye doğru saralım ve tarihsel kavşaklarda biraz dolaşalım: 1919–1922'de kurtuluş gücü olan Kürtler, 1923'te hukuk dışına itildi. 1937'de Sadabat ve 1955 Bağdat Paktları'nda devletlerin kendi çelişkilerini bir kenara bırakıp Kürt karşıtlığında nasıl birleştiğine şahit olduk. 1946 Mahabad Cumhuriyet deneyimi olsun, 1975 Cezayir Anlaşması olsun; bir halkın kaderinin nasıl pazarlık masalarına kurban edildiğini gördük. 1988 Enfal Soykırımı'na, Halepçe'ye giden yolun taşlarının "diplomatik sessizlikle" nasıl döşendiğini acı bir şekilde tecrübe ettik. 15 Şubat Uluslararası Komplosu'nun Kürt tasfiyesini nasıl hedeflediği hâlâ hafızalarımızdadır. Ve 2015 sonrası Suriye'de IŞİD çetelerine karşı insanlığı savunanların, yaşadıkları yerler işgal edilirken dünyanın nasıl Kürtleri yalnızlaştırdığını gördük. İşte bu tarihsel gerçeklerin son halkası 10 Ocak 2026 Paris Mutabakatı oldu. Paris Mutabakatı, yüz yıllık diplomatik terk edişin tekerrürüdür. Ama bir şey tekerrür etmedi: Kürtler bu riyakar döngüye hayır diyerek her yerde ayağa kalktı. Sahada hayatını riske atıp masada yok sayılmaya itiraz ediyor. Komplolar ve hileler bitsin diyor. Kürtler yaşadıkları devletlerde komplo kurbanları olarak değil, eşit yurttaş olarak yaşamak istiyor. Dilini konuşmak, kimliğini yaşamak, kültürünü korumak, varlığının tanınmasını görmek istiyor."
"ÇÖZÜM BASTIRMADA DEĞİL KARŞILIKLI SAYGI VE DİYALOG ZEMİNİNDEDİR"
"Bugün çok önemli iki dersle karşı karşıyayız. Birincisi: Kürtlerin diplomasi masalarında dışlanmasının ne Kürtlere ne de bölgeye kalıcı bir barış getirmediği dersidir. İkincisi ise şudur: Hangi halk olursa olsun bir halkın meşru taleplerini sürekli bastırmak veya görmezden gelmek, sorunu ortadan kaldırmıyor; tam tersine kuşaklar boyu süren bir çatışma sarmalı üretiyor. İşte bu yüzden, Suriye'de yok sayma, İran'da bastırma, Irak'ta boğma, Türkiye'de inkâr yüzyıllık paradigmanın güncel suretleridir. Dolayısıyla bugün tarihten dersler çıkarmalıyız. Kürt halkının ve ezilen halkların talepleri, ayrıcalık talebi değildir. Bunun için çözüm, bastırmada değil; karşılıklı saygı ve diyalog zeminindedir. Suriye'de ilan edilen kademeli entegrasyon kapsamında sosyal, siyasal ve yerel hakların gözetilmesi demokratik dengeyi güçlendirecektir. Kalıcı ateşkesin sağlanması, baskıların durması ve nihayetinde insanların ölmemesi en önemli kazanımdır. Bu kapsamda, Afrin ve Serêkaniyê başta olmak üzere, yerinden edilenlerin en kısa sürede geri dönüşlerinin sağlanmasını diliyoruz. Kürtlerin idari statüsü ve anadilinde eğitim hakkı birleşik bir Suriye'nin de teminatıdır. Bu mutabakat bir başlangıçtır; bu mutabakatın demokratik ruhu tüm Suriye halklarına ve inançlarına yayılmalıdır. DEM Parti olarak bu anlaşmayı destekliyoruz. Uygulama aşamasında, müzakereyi büyüten, halkların iradesini koruyan ve Suriye'nin ortak geleceğine hizmet eden her adımın yanında olacağız."
"SAYIN ÖCALAN 23 GÜN KESİNTİSİZ BİR BİÇİMDE BU SÜRECE MÜDAHİL OLDU"
"6 Ocak'tan bu yana Rojava'da büyük bir insanlık direnişi sergileniyor. Dünya şu gerçeği net olarak anladı: Rojava Kürtlerin göz bebeğidir. Kürt halkı ve dostları dünyanın her yerinde Rojava için itiraz etti, sokakları ve alanları doldurdu. Kürt halkı bu iradesiyle Ulusal Birlik ruhunu tarihte hiç olmadığı kadar yükseğe çıkarmıştır. Günlerdir alanlarda "Yeke yeke, gele Kurd yeke" sloganı artık ulusal birlik ruhunun ne kadar gerekli olduğunu gösteren bir bilince dönüşmüştür. Ve bu bilincin siyasi iradeye dönüşmesi için Kürt siyasetçilerine ve kurumlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Zaman, yüz yıllık kölelik dayatmasına karşı yüz yıllık özgürlüğü kazandıracak Kürt Ulusal Birliğini sağlama zamanıdır. Şimdi tüm parti ve hareketler, sokakta, meydanda ortaya çıkan ulusal ruhu ulusal birlikle taçlanmalıdır. Tam da burada bir hakikatin altını çizmek isterim. Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum çağrısının önemi her geçen gün biraz daha ortaya çıkıyor. Yıllardır yaptığı uyarıların her biri bugün sahada doğrulanıyor. En zor koşullar altında dahi "Suriye'de çözüm demokratik birliktedir" diyerek pusulayı gösterdi. Bu anlamda 29 Ocak anlaşması, tam da İmralı'da ilmek ilmek örülen çabanın ürünüdür; bu hakkı teslim etmeliyiz. 6 Ocak Halep saldırısından 29 Ocak anlaşmasına kadar Sayın Öcalan aktif olarak devrede oldu. Kürtlerin güvenliği ve özgürlüğü için 23 gün kesintisiz bir biçimde bu sürece müdahil oldu. Bugün bize düşen Sayın Öcalan'ın sunduğu demokratik çözüm perspektifine sahip çıkmaktır. Bu perspektif, merkezin yereli tanıması, yerelin de merkezi kabul etmesini içerir. Yerel ve merkez stratejik ortaklık içinde olmalı; merkez bir antlaşma yapıp daha sonra sahada uygulamayarak veya törpüleyerek hareket etmemelidir. Katı merkeziyetçilik ortak yaşamın zehiridir. Aynı çatı altında, ortak değerler ve karşılıklı saygı temelinde yaşamak mümkündür. Çözümün yolu budur; huzur ve barış bu yoldadır."
"TÜRKİYE'DE HEM AÇIK HEM DE ÖRTÜK IRKÇILIK VAR"
"Şimdi hepimizin geleceğini ilgilendiren, son derece hassas ve çok önemli bir konuda birkaç uyarı yapmak istiyorum. Bugün toplumda hiç olmadığı kadar derin bir duygu kırılmasına şahit oluyoruz. Daha acısı, bu kırılmayı bilinçli biçimde köpürten çevreler var ve bu çevrelere maalesef göz yumuluyor. Sosyal medyada, ekranlarda ve gündelik yaşamda üretilen nefret neredeyse hiç itirazla karşılaşmıyor. Hukuki bir yaptırım yok, siyasi bir utanç yok, vicdani bir fren yok. Bunu asla kabul etmiyoruz. Eğip bükmeden söylemek gerekiyor: Ne yazık ki Türkiye'de hem açık hem de örtük ırkçılık var. Her yerde ırkçılık olağanlaştırılıyor; Kürtler şahsında öfke ve linç tertipleniyor. Bakın, Kürt düşmanı bir gazete on binlerce insanın katıldığı bir destek yürüyüşüne katılanları "teröristler" diyerek vermiş. Aynı gazete, İçişleri Bakanlığı arananlar listesinde olan El Kaide üyesini ise gazeteci olarak çalıştırıyor. Kürtlerle dayanışma paylaşımlarını beğenenlerin dahi tek tek peşine düşülüyor. Özgür basın mecraları, Kürtlerin haber ajansları, haber hesapları tek tek erişime kapatılıyor. Yayın için tek bir tanesine bile izin verilmiyor. "Saç örme" gibi son derece vicdani ve barışçıl bir protestonun bile "terör propagandası" diye suçlanması akıl tutulması değil de nedir? Bir hemşire sadece saçını ördüğü için görevden uzaklaştırılıyor. Kağızman'da biri çocuk iki kadın gözaltına alınıyor. Zafer işareti yapanlara soruşturma açılıyor. Siz hiç başka partinin sembollerini yaptı diye işten atılan gördünüz mü? Ya da dünyada herhangi bir ülkesinde dayanışma için saçlarını ören bir sağlık memurunun açığa alındığını duydunuz mu? Bunların hepsinin Türkiye'de olması tesadüf mü? Bu ayrımcılık Kürtlerde duygu kırılması yaratmasın da ne olsun? Empati suç sayıldıkça, inkâr sürdükçe toplum "Bu inkârcı akıl nasıl değişecek?" diye soruyor. Örgütlenme özgürlüğü olmayacaksa, demokratik siyaset kanalları kapalı tutulacaksa yeni bir döneme nasıl gireceğiz diye merak ediyor. Yargı ve yürütme erkleri Kürtlere karşı ırkçılığa sessiz onay veriyor. Soruyoruz: Bugüne kadar Kürtlere karşı ırkçılık yapan herhangi birine soruşturma açıldı mı? Tek bir sosyal medya hesabı bile kapatıldı mı?"
"BİR DEFA DA BEYAZ VE YEŞİL IRKÇILARA RİCA ETSENİZ DE AYRIMCILIK YAPMAYI BIRAKSALAR"
"Hem Kürtlerle barışarak iç barışı tahkim etme arayışında olmak hem de ırkçılığa izin vermek bir Ankara Paradoksudur. Ve bu paradoksu aşmak iktidarın görevidir. Bu vesileyle Sayın Erdoğan'a da bir şey ifade etmek istiyoruz. Hep Kürt vatandaşlarınızdan bir şeyler için rica ediyorsunuz ya… Baş göz üstüne. Bir defa da beyaz ve yeşil ırkçılara rica etseniz de ayrımcılık yapmayı bıraksalar… Ama bir defa da dönüp bakanlarınızdan, sözcülerinizden ve danışmanlarınızdan rica etseniz de her konuştuklarında Kürtlerin sinirleriyle oynamayı bıraksalar. Kürtlere rol biçmeyi ve akıl vermeyi bıraksalar. Partiniz adına söz kuranların sürekli parmak sallamasıyla, sürece sadece güvenlikçi pencereden bakmalarıyla ve etki alanınızdaki medyanın zehirli diliyle bu süreci nasıl ilerleteceğiz? Bir defa da televizyon kanallarında, gazete köşelerinde ırkçılık yapan insanlara "Kürde hakaret etme!" diye bir çift söz kursanız ne iyi olacak. Çok açık söylüyorum: Bazı sözcülerinizin ve medyanın bu dilinden tabanımız da bizler de rahatsızlık duyuyoruz. Ama herkes bilsin ki biz düşmanlık dili kurmayacağız; halkları birbirine kırdıran zehre teslim olmayacağız. Kürt eşittir terör diyen zihniyeti asla kabul etmeyeceğiz. Asla eyvallahımız olmayacak."




