Tarih, güçlü olanı değil; adil olanı uzun süre hatırlar. Gücüyle korku salanlar değil, merhametiyle iz bırakanlar kalır. Devletler de insanlar gibidir; yalnızca yaptıklarıyla değil, nasıl yaptıklarıyla anılır. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişten bugüne uzanan serüveni, bu hakikatin en canlı örneklerinden biridir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim modeli değil; aynı zamanda onurlu bir duruşun ifadesiydi. Yokluk içinde kurulan fabrikalar, demiryolları ve eğitim kurumları, halktan kopuk değil; halkla birlikte yükselen yapılardı.
Atatürk’ün devlet anlayışında güç, halkı ezmek için değil; ayağa kaldırmak için vardı. Ekonomi planlıydı, eğitim kamusaldı, üretim millîydi. Bu yaklaşım, adalet duygusunu devlet refleksinin merkezine koyan bir zihniyetin sonucuydu. Cumhuriyet, kendi insanını sömürerek değil; onu geliştirerek var olmayı seçmişti.
Ne var ki Atatürk’ten sonra geçen uzun yıllar, bu dengeyi korumakta zorlanılan dönemler olarak hafızalara kazındı. Özellikle 1960 sonrası süreçte yaşanan darbeler, siyasi istikrarsızlıklar ve ekonomik kırılmalar, devleti halktan uzaklaştırdı.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin etkili olduğu dönemler dahil olmak üzere, bu yıllarda üretimden çok tüketimin, yatırımdan çok borcun konuşulduğu bir tablo ortaya çıktı. Devlet, merhametli ve kapsayıcı bir yapı olmaktan ziyade, krizlerle anılan bir mekanizmaya dönüştü. 2001 ekonomik krizi, bu savrulmanın ağır bir faturasıydı.
2002 sonrası dönemde ise Türkiye, devlet vatandaş ilişkisini yeniden tanımlayan bir sürece girdi. Cumhur İttifakı çatısı altında şekillenen siyaset anlayışı, gücü yalnızca rakamlarda değil; sorumlulukta aradı.
Sağlıkta ücretsiz ve erişilebilir hizmet, sosyal desteklerle dar gelirliye uzanan el, afetlerde dünyanın neresinde olursa olsun koşan yardım ekipleri, Türkiye’nin “güçlü ama merhametli” devlet anlayışının somut yansımaları oldu. Türkiye, mazlum coğrafyalarda askerî değil; çoğu zaman insanî varlığıyla öne çıktı.
Buna karşın ABD ve İsrail’in son on yıllarda dünyaya sunduğu siyaset modeli, adaletten çok çıkar, merhametten çok güç merkezli bir yapı olarak görülmektedir. Ortadoğu’dan Afrika’ya kadar birçok coğrafyada yaşanan savaşlar, göçler ve insani krizler; “demokrasi” ve “güvenlik” söylemleriyle meşrulaştırılan müdahalelerin ağır sonuçlarını ortaya koymuştur.
Petrol, enerji, silah ve jeopolitik hesaplar; milyonlarca insanın hayatından daha değerli görülmüştür. Özellikle İsrail’in Filistin’de sürdürdüğü politikalar, uluslararası hukukun ve insan haklarının nasıl göz ardı edilebildiğinin en acı örneklerinden biri olarak tarihe geçmektedir.
Bu sistemde eser vardır; ama insan yoktur. Güç vardır; ama vicdan yoktur.
Türkiye’yi bu küresel güçlerden ayıran temel fark, çıkarı önceleyen değil; insanı önceleyen bir duruş sergileme iddiasıdır. Elbette eksikler, tartışmalar ve eleştiriler vardır. Ancak Türkiye’nin dış politikada “mazlumdan yana” refleksi, onu klasik sömürü düzeninden ayıran en belirgin çizgidir.
Bir ülkenin büyüklüğü, sadece askeri gücüyle değil; adalet terazisini kimin için tuttuğuyla ölçülür. Türkiye, bugün bu teraziyi yalnızca kendi halkı için değil; sesi duyulmayan coğrafyalar için de tutmaya çalışan bir konumdadır.
Tarih, kimin daha çok silah ürettiğini değil; kimin daha çok insanı yaşattığını sorar. Kimin daha yüksek binalar diktiğini değil; kimin daha sağlam değerler bıraktığını yazar.
Atatürk’ün “eser bırakma” anlayışıyla başlayan yolculuk, bugün merhamet ve adalet vurgusuyla devam etmektedir. Çünkü geride kalanlar bilir:
Güç unutulur, zulüm lanetlenir; ancak adalet her zaman hatırlanır. Tarih ise her zaman olduğu gibi, cihanda eser bırakanları yazar.
*Bu siteye yazılan köşe yazıları Türkinform'un editöryal politikasını yansıtmamaktadır. Köşe yazılarındaki görüşler yalnızca yazarları ilgilendirmektedir.*