Jeffrey Epstein davasında üzerindeki gizlilik kararı kaldırılan dosyalar, küresel bir çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Ancak biz bu çürümüşlüğü sadece okyanus ötesindeki bir magazin skandalı gibi izleyemeyiz. Çünkü sızan belgeler, davanın ucu Türkiye’ye dokunan çok ciddi iddialar barındırıyor.
Artık komplo teorilerinden değil, mahkeme tutanaklarına girmiş somut verilerden bahsediyoruz. Dosyalar açıldıkça görüyoruz ki, bu kirli ağın trafiğinde Türkiye maalesef bir durak olarak yer almış.
Belgelerde en çok dikkat çeken detay, Epstein’in özel uçağının yolcu listelerinde yer alan Türk isimler. Refia Banu Küçükköylü ve Turabi Fırat isimleri, bu uluslararası dava dosyasının tam göbeğinde duruyor.
Özellikle 90’lı yıllarda bir güzellik yarışması geçmişi olan ve sonra ABD’de emlak danışmanlığı yapan Küçükköylü’nün, Epstein’in suç ortağı Ghislaine Maxwell ile olan yakınlığı sıradan bir detay mı? Bu isimlerin o uçaklarda, o tarihlerde ne işi vardı?
Kamuoyu haklı olarak soruyor: Bu kişiler sadece birer yolcu muydu, yoksa o korkunç sömürü çarkının işleyişine şahitlik mi ettiler? “Ticari ilişki” deyip geçiştirilemeyecek kadar karanlık bir tablodan söz ediyoruz.
Ancak mesele sadece şahıslarla sınırlı kalsa, belki "bireysel suç" deyip geçebilirdik. Fakat iddialar, devletin egemenlik alanlarını ilgilendiren çok daha vahim bir noktaya uzanıyor.
Epstein’in pilotu Nadya Marçinko’nun ifadelerinde, uçuş rotaları arasında Türkiye’nin ve spesifik olarak İncirlik Üssü’nün adının geçmesi, konuyu milli güvenlik sorunu haline getiriyor.
Bir çocuk istismarı şebekesinin, NATO üyesi bir ülkenin askeri üssünü lojistik bir nokta olarak kullanabilmesi iddiası, diplomatik ve hukuki açıdan derhal aydınlatılması gereken bir skandaldır.
Devletin ilgili kurumları, Sivil Havacılık ve Dışişleri, geçmişe dönük uçuş kayıtlarını derhal incelemelidir. Bu uçaklar Türkiye’ye ne zaman indi, kimleri getirdi ve en önemlisi kimleri götürdü?
Bu sorunun cevabı, bizi yakın tarihimizin en büyük travmasına, 1999 Marmara Depremi’ne götürüyor. Epstein şebekesinin en aktif olduğu yıllar ile deprem felaketimiz tarihsel olarak örtüşüyor.
Yıllardır içimizde kanayan bir yara olan “deprem kayıp çocukları” meselesi, bu dosyalarla birlikte yeniden ve çok daha korkunç bir şüpheyle gündeme gelmiş durumda.
Bill Clinton’ın o dönemdeki Türkiye ziyaretleri, bölgedeki uluslararası trafik ve kaos ortamında kaybolan çocuklar… Bugün ortaya saçılan belgeler ışığında soruyoruz: O karmaşada kaybolan çocuklarımız, bu küresel ağın eline mi düştü?
Bu, bir annenin, bir babanın kabusu olmaktan öte, bir ülkenin namus borcudur. Enkaz altından sağ çıkıp bir daha haber alınamayan o çocukların akıbeti, bu yeni deliller ışığında yeniden araştırılmak zorundadır.
Ankara’daki sessizlik ise hayra alamet değil. Adalet Bakanlığı’nın bu dosyaları ABD makamlarından resmi olarak talep etmesi ve ismi geçen Türk vatandaşları hakkında soruşturma başlatması gerekmez mi?
Bir yerde suç varsa, hele ki bu suçun mağdurları savunmasız çocuklarsa, hiçbir "nüfuzlu" isim, hiçbir "stratejik ortaklık" gerçeğin üzerini örtmeye yetmemeli.
Biz bu dosyanın peşini bırakmayacağız. O uçakların rotası, o yolcu listeleri ve kayıp çocuklarımızın akıbeti aydınlatılana kadar sormaya devam edeceğiz.
Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Ve o gün geldiğinde, bu iddialar karşısında susanlar, en az o suça bulaşanlar kadar mahcup olacaklar.
*Bu siteye yazılan köşe yazıları Türkinform'un editöryal politikasını yansıtmamaktadır. Köşe yazılarındaki görüşler yalnızca yazarları ilgilendirmektedir.*