Bazı yazarlar yaşadıkları dönemi anlatır, bazıları ise insanın hiç değişmeyen yalnızlığını... Franz Kafka ikinci gruptaydı. Onun kaleminden dökülen her cümle, yalnızca bir romanın ya da bir öykünün parçası değil; korkuların, kırılganlıkların, aşkın, umutsuzluğun ve insanın kendisiyle bitmeyen hesaplaşmasının sessiz bir itirafıydı. Belki de bu yüzden, ölümünün üzerinden yüz yılı aşkın zaman geçmesine rağmen Kafka'yı okuyan herkes, satırların arasında biraz da kendini buluyor. Çünkü Kafka'nın anlattığı şey aslında ne Prag'dır ne bürokrasi ne de yalnızca bir aşk hikâyesidir. Onun anlattığı, insan ruhunun karanlık koridorlarında yankılanan o tanıdık sessizliktir. Ve belki de bu nedenle Kafka, yalnızca büyük bir edebiyatçı değil; her çağın yeniden keşfettiği, her okurun kendi hayatından bir iz bulduğu ölümsüz bir yol arkadaşıdır. Kafka, bir arkadaşına yazdığı mektupta şu cümleyi kurmuştu:

"Ben edebiyatım; başka hiçbir şey değilim ve olamam."

Bu cümle onun hayatını özetler. Yazmak onun için meslek değil, yaşam biçimiydi. Çalışmak zorundaydı ama yaşamak için değil, yalnızca yazabilmek için nefes alıyordu.

KAFKA NEDEN BU KADAR YALNIZDI?

Kafka kalabalıkların içinde yaşayan yalnız adamlardan biriydi. Çok sayıda arkadaşı vardı ancak neredeyse hiç kimseye tam anlamıyla yaklaşamadı. Babasından korkuyordu. Annesiyle mesafeliydi. Kadınlarla ilişkileri sürekli yarım kalıyordu. Kendi günlüğüne şu satırları yazmıştı:

"İnsanların arasında yalnızım. Yalnız kaldığımda ise kendimden kaçamıyorum."

BABASINA YAZDIĞI AMA HİÇ VEREMEDİĞİ MEKTUP

1919 yılında yaklaşık 100 sayfalık "Babaya Mektup" adlı metni yazdı. Mektupta babasının otoriter tavırlarının bütün hayatını nasıl şekillendirdiğini anlattı. Ancak mektubu hiçbir zaman babasına veremedi. Annesine teslim etti. Annesi de babaya ulaştırmaya cesaret edemedi. Bugün dünya edebiyatının en önemli psikolojik metinlerinden biri kabul edilir.

KAFKA'NIN EN BÜYÜK KORKUSU NEYDİ?

Kafka'nın en büyük korkusu başarısızlık değildi. En büyük korkusu; evlenmek, çocuk sahibi olmak, sıradan bir hayat yaşamaktı. Şöyle diyordu:

"Evlilik beni yazmaktan uzaklaştıracak."

Bu yüzden sevdiği kadınlarla defalarca nişanlandı ama her defasında ayrıldı.

FELİCE BAUER İLE TAM İKİ KEZ NİŞANLANDI

Kafka'nın en uzun ilişkisi Felice Bauer ileydi. 1912 yılında tanıştılar. Yaklaşık 500'den fazla mektup yazdı. İki kez nişanlandılar. İki kez ayrıldılar. Çünkü Kafka sürekli aynı korkuyu yaşıyordu:

"Bir kadını mutlu edecek kadar normal değilim."

Felice

KAFKA'NIN EN BÜYÜK AŞKI: MİLENA JESENSKÁ

Franz Kafka'nın hayatına giren kadınlar arasında Felice Bauer, Dora Diamant ve Milena Jesenská'nın yeri birbirinden farklıdır. Felice, Kafka'nın evlenmeyi düşündüğü kadındı; Dora, ömrünün son döneminde ona huzur veren isimdi. Ancak araştırmacılar ve edebiyat tarihçileri, Kafka'nın ruhuna en çok dokunan kişinin Milena Jesenská olduğu konusunda büyük ölçüde hemfikirdir. Çünkü Milena, Kafka'yı yalnızca seven değil; onu gerçekten anlayabilen ender insanlardan biriydi. Milena Jesenská, Prag doğumlu bir gazeteci, çevirmen ve yazardı. Dönemin en cesur kadın entelektüellerinden biri olarak tanınıyor, yazılarıyla özellikle kadın hakları ve toplumsal meseleler üzerine dikkat çekiyordu. Kafka'nın eserlerini ilk kez Çekçeye kazandıran kişi olması ise onu edebiyat tarihinde ayrı bir yere taşıdı. Fakat bu ilişki, bir çevirmen ile yazar arasındaki sıradan bir yazışmanın çok ötesine geçecekti.

Milena

HER ŞEY BİR ÇEVİRİ MEKTUBUYLA BAŞLADI

Yıl 1920... Milena, Kafka'nın kısa öykülerini Çekçeye çevirmek istiyordu. Bunun için Kafka'ya bir mektup göndererek izin istedi. Kafka'nın verdiği nazik cevap, iki edebiyat insanı arasında başlayan yazışmaların ilk adımı oldu. Başlangıçta yalnızca edebiyat konuşuyorlardı. Metinler... Çeviriler... Dil... Fakat satırlar ilerledikçe konuşulan konu değişti. Mektuplar, kısa sürede eserlerden çok hayatı anlatmaya başladı. Kafka, belki de ilk kez bir insana kendisini bu kadar açık anlatıyordu. Günlüklerinde bile sakladığı korkularını Milena'ya yazıyor, ruhunun en karanlık köşelerini onunla paylaşıyordu. Böylece iki insan arasındaki edebî ilişki, zamanla dünya edebiyatının en dokunaklı aşk hikâyelerinden birine dönüştü.

KAFKA'YI EN ÇOK ETKİLEYEN ŞEY NEYDİ?

Kafka'nın hayatındaki kadınların çoğu onu seviyordu. Ancak Milena'nın farkı başkaydı. Kafka, ilk kez bir kadının yalnızca yazdıklarını değil, sustuklarını da anladığını hissediyordu. Milena onun cümlelerinin arasındaki sessizliği okuyabiliyor, korkularını, kaygılarını, yalnızlığını ve hastalığını sezebiliyordu. Biyografi yazarı Reiner Stach, Milena'yı "Kafka'yı gerçekten anlayabilen birkaç insandan biri" olarak tanımlar. Kafka'nın en yakın dostu Max Brod da Milena'nın, onun düşünce dünyasına nüfuz eden en güçlü kişi olduğunu söyler. Kafka'nın Milena'ya duyduğu bağlılığın temelinde de işte bu anlaşılmış olma hissi yatıyordu.

AŞK DEĞİL, KORKU

"Milena'ya Mektuplar" ilk bakışta romantik bir aşk kitabı gibi görünür. Oysa satırların arasına dikkatle bakıldığında en baskın duygunun aşk değil, korku olduğu görülür. Kafka neredeyse her mektubunda başka bir kaygıyla mücadele eder. Milena'nın onu terk etmesinden korkar. Verem hastalığının ilerlemesinden korkar. Yazamamaktan korkar. Mutlu olamamaktan korkar. En çok da sevdiği kadını mutsuz etmekten korkar. Bu ruh hâli, mektupların birçok bölümüne açıkça yansır. Bir mektubunda yazdığı şu cümle, onun aşk anlayışını belki de tek başına özetler:

"Sana yazarken bile senden korkuyorum."

Kafka için sevmek, huzur bulmaktan çok kırılganlığını bütünüyle bir başkasına teslim etmek anlamına geliyordu. Kafka'nın Milena'ya yazdığı en unutulmaz cümlelerden biri yalnızca iki kelimeden oluşur:

"Sen ateşsin."

Bu ifade basit bir iltifat değildir.

Kafka'nın dünyasında ateş; yaşamı, tutkuyu, tehlikeyi ve aynı zamanda yok oluşu simgeler. Milena, onun hem en büyük sığınağı hem de en büyük korkusuydu. Ona yaklaşmak istiyor, fakat aynı zamanda bu yakınlığın kendisini tüketmesinden de korkuyordu. Bir başka mektubunda ise sevgisini çok daha çıplak bir biçimde dile getirir:

"Sana yazmak, kendimi sana emanet etmektir."

Bu cümle, Kafka'nın mektupları neden bir edebiyat eseri olmaktan öte, ruhunun aynası olarak görüldüğünü de açıkça gösterir.

BİRBİRLERİNİN EKSİK YANLARINI TAMAMLIYORLARDI

Kafka ile Milena birbirlerinden oldukça farklı iki karakterdi. Kafka sessizdi. Milena konuşkandı. Kafka içine kapanıktı. Milena hayatın tam içindeydi. Kafka sürekli kendinden şüphe ediyordu. Milena cesur kararlar alabiliyordu. Belki de onları birbirine çeken şey tam olarak buydu. Kafka, Milena'da olmak istediği insanı görüyordu; Milena ise Kafka'da, dünyanın en kırılgan ama en dürüst ruhlarından birini...

KOSKOCA BİR AŞK, BİRKAÇ KISA BULUŞMA

Şaşırtıcı olan ise bu büyük aşkın neredeyse tamamen mektuplardan ibaret olmasıdır. Kafka ile Milena hayatları boyunca yalnızca birkaç kez yüz yüze gelebildi. Kesin sayı bilinmese de biyografi yazarlarının büyük bölümü bu buluşmaların oldukça kısa sürdüğü konusunda birleşiyor. İlişkilerinin gerçek ağırlığı ise yüz yüze geçen saatlerde değil, birbirlerine yazdıkları yüzlerce sayfada saklıydı. Bu nedenle "Milena'ya Mektuplar", yalnızca bir aşk kitabı değil; iki insanın birbirine kelimeler aracılığıyla dokunmaya çalışmasının en etkileyici örneklerinden biri olarak kabul ediliyor.

MİLENA'NIN KAFKA'YA BAKIŞI

Kafka, Milena'nın kendisini gerçekten anlayan tek insan olduğunu düşünüyordu. Milena da Kafka hakkında unutulmaz bir cümle kurmuştu:

"Onun kadar çıplak bir ruh görmedim."

Belki de Kafka'nın eserleriyle kurduğu derin bağın nedeni buydu. O, Kafka'nın yalnızca yazdıklarını değil, yazamadıklarını da okuyabiliyordu.

MİLENA'NIN TRAJİK SONU

Kafka, 3 Haziran 1924'te verem nedeniyle henüz 40 yaşındayken hayata veda etti. Milena ise yaşamına mücadele ederek devam etti. II. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgaline karşı direndi, Yahudilere yardım etti ve bu nedenle Gestapo tarafından tutuklandı. Ravensbrück Toplama Kampı'na gönderilen Milena Jesenská, burada ağır hastalıklar ve kötü yaşam koşulları nedeniyle 1944 yılında hayatını kaybetti. Kafka onun bu acı sonunu hiç göremedi. Ama geriye bıraktığı mektuplar, bugün hâlâ dünya edebiyatının en dokunaklı aşk metinleri arasında gösteriliyor. Belki de Kafka ile Milena'nın hikâyesini ölümsüz kılan şey, kavuşamamış olmalarıdır. Çünkü bazı aşklar birlikte yaşandıkları için değil, hiç bitmedikleri için unutulmaz olur.

DORA DİAMANT

Kafka'nın son aşkıydı. Hayatının son yılında tanıştılar. Dora sayesinde ilk kez gerçekten huzurlu olduğu söylenir. Hatta birlikte Filistin'e gitmeyi bile planladılar. Fakat hastalığı buna izin vermedi.

MAX BROD OLMASAYDI KAFKA'YI TANIMAYACAKTIK

Kafka ölmeden önce en yakın dostu Max Brod'a şu vasiyeti bıraktı:

"Bütün yazdıklarımı yak."

Max Brod bunu yapmadı. Tam tersine; Dava, Şato Amerika romanlarını yayımladı. Bugün Kafka'nın dünya çapında tanınmasının tek nedeni Max Brod'un bu vasiyete uymamasıdır. Brod daha sonra şunu söyleyecekti:

"Kafka'nın isteğini yerine getirseydim insanlığa ihanet etmiş olurdum."

KAFKA GERÇEKTEN ESERLERİNİ BEĞENMİYORDU

Çoğu eserini yarım bırakıyordu. Sürekli düzeltmeler yapıyordu. Hiçbir metnini tamamlanmış kabul etmiyordu. Şöyle yazmıştı:

"Yazdığım her şey başarısızlıktır."

KİMSE ONU TANIMIYORDU

Hayattayken yalnızca birkaç öykü kitabı yayımlandı. Romanlarının hiçbiri yayımlanmadı. Öldüğünde neredeyse kimse onu tanımıyordu. Bugün ise eserleri 100'den fazla dile çevrilmiş durumda.

ALBERT CAMUS KAFKA HAKKINDA NE DEDİ?

Camus, Kafka için şunu söylemiştir:

"Kafka'nın dünyası umutsuz değildir; umudun ulaşılmaz olduğu bir dünyadır."

Camus'nün "Sisifos Söyleni"nde Kafka üzerine uzun değerlendirmeleri bulunur.

Albert Camus-1

JORGE LUİS BORGES'İN KAFKA YORUMU

Borges şu meşhur cümleyi kurmuştur:

"Kafka kendi öncüllerini yarattı."

Yani Kafka'dan sonra geçmişte yazılmış birçok eser bile Kafkaesk görünmeye başladı.

Borges

GABRİEL GARCİA MARQUEZ'İN İTİRAFI

Marquez, Kafka'nın Dönüşüm eserini okuduktan sonra şöyle demiştir:

Virginia Woolf'un bıraktığı soru hâlâ cevabını arıyor: Gerçekten kendimize ait bir odamız var mı?
Virginia Woolf'un bıraktığı soru hâlâ cevabını arıyor: Gerçekten kendimize ait bir odamız var mı?
İçeriği Görüntüle

"Bunun yazılabileceğini bilmiyordum. O gün yazar olmaya karar verdim."

Marquez'e göre Kafka olmasaydı büyülü gerçekçilik de olmayabilirdi.

Gabria Garcia Marquez

HARUKİ MURAKAMİ'NİN KAFKA SEVGİSİ

Murakami en sevdiği yazarlardan birinin Kafka olduğunu söyler. Ünlü romanı; Sahilde Kafka adını doğrudan Franz Kafka'dan alır.

23Murakami1 Span Jumbo

MİLAN KUNDERA'NIN DEĞERLENDİRMESİ

Kundera'ya göre; 20. yüzyılı anlamanın en iyi yolu Kafka okumaktır. Ona göre bürokrasi, yalnızlık ve modern insanı Kafka herkesten önce anlatmıştır.

Milan Kundera Yasamini Yitirdi

ORHAN PAMUK KAFKA İÇİN NE DİYOR?

Pamuk birçok röportajında Kafka'nın kendisini en çok etkileyen yazarlardan biri olduğunu söylemiştir. Özellikle; yalnızlık, iç konuşmalar, bireyin sıkışmışlığı konularında Kafka'nın büyük etkisi olduğunu ifade eder.

Orhan Pamuk-2

KAFKA'NIN EN SEVDİĞİ YAZARLAR KİMLERDİ?

Kafka'nın etkilendiği isimler arasında; Dostoyevski, Flaubert, Dickens, Goethe, Kierkegaard, Cervantes yer alıyordu. Özellikle Dostoyevski'yi "kan kardeşim" diye tanımladığı aktarılır.

EN SEVDİĞİ ESER HANGİSİYDİ?

Kafka'nın en sevdiği kendi eseri; Ceza Sömürgesi (In the Penal Colony) olduğu söylenir. Ancak buna rağmen onu da yayımladıktan sonra eleştirmeye devam etti.

YAZMA RİTÜELİ

Kafka gündüz sigorta memuru olarak çalışıyordu. Akşam eve geliyor, ailesi uyuduktan sonra, gece 23.00'ten sabah 03.00-04.00'e kadar yazıyordu. Günlüğüne şöyle yazmıştı:

"Gece benim gerçek hayatımdır."

SON SÖZLERİNDEN BİRİ

Verem nedeniyle konuşmakta zorlandığı son günlerde doktoruna şu cümleyi söylediği aktarılır:

"Beni öldürün, yoksa katilsiniz."

Bu söz, çektiği büyük acının simgesi olarak anılır.

Kafka'nın yaşamı, eserleri kadar sade ama bir o kadar da çelişkilerle doluydu. Hayatı boyunca hiç evlenmedi, çocuk sahibi olmadı; buna rağmen ardında milyonlarca insanın kendinden bir parça bulduğu metinler bıraktı. Doğaya ve canlılara duyduğu hassasiyet nedeniyle vejetaryen bir yaşamı benimsedi. Günlük hayatında yüzmeyi büyük bir tutkuyla sürdürüyor, düzenli olarak havuza gidiyor ve döneminin en iyi yüzücülerinden biri olarak gösteriliyordu. Sinema, henüz yeni gelişen bir sanat dalıyken onun en büyük ilgi alanlarından biri hâline gelmişti; boş zamanlarında sık sık sinemaya giderek farklı hikâyelerin peşinden koşuyordu. Yazmak ise onun için yalnızca bir meslek değil, adeta nefes almak gibiydi. Her gün onlarca sayfa günlük tutuyor, zihninden geçen en küçük düşünceyi bile kâğıda döküyordu. Buna karşın, fotoğraf çektirmekten hoşlanmıyor, objektif karşısında kendini rahatsız hissediyordu. Henüz 40 yaşındayken verem nedeniyle hayata gözlerini yuman Kafka'nın bedeni bugün Prag'daki Yeni Yahudi Mezarlığı'nda toprağa verilmiş olsa da, ruhu hâlâ satırlarının arasında yaşamaya devam ediyor. Bir zamanlar yaşadığı ev ve yıllarca çalıştığı sigorta kurumu ise bugün dünyanın dört bir yanından gelen edebiyat tutkunlarının ziyaret ettiği müzelere dönüşmüş durumda. Kafka'nın geride bıraktığı miras, yalnızca kitap raflarında değil; yaşadığı sokaklarda, tuttuğu günlüklerde ve insan ruhunu anlamaya çalışan herkesin hafızasında yaşamayı sürdürüyor.

KAFKA'YI EN İYİ ANLATAN CÜMLE NE?

Belki de onu en iyi kendi sözü anlatır:

"Kitap, içimizdeki donmuş denizi kıran balta olmalıdır."

Bu cümle, yalnızca Kafka'nın edebiyat anlayışını değil, dünya edebiyatına bıraktığı en güçlü mirası da özetleyen sözlerden biri olarak kabul edilir.

DÖNÜŞÜM VE GREGOR SAMSA

Franz Kafka'nın en bilinen eseri Dönüşüm, aslında bir böceğin değil, insanın yalnızlığa dönüşmesinin hikâyesidir. Bir sabah kendisini dev bir böcek olarak bulan Gregor Samsa, ailesinin gözünde de yavaş yavaş insanlığını kaybeder. Kafka, bu unutulmaz eserinde yabancılaşmayı, aile baskısını, faydacılığı ve insanın yalnızca "işe yaradığı" sürece değer gördüğü acı gerçeğini sarsıcı bir dille anlatır. Gregor'un dönüşen bedeni değil, ona sırt çeviren insanların vicdanıdır.

Gregor Samsa

DAVA VE JOSEF K.

Franz Kafka'nın Dava romanı, suçun değil belirsizliğin hikâyesidir. Bir sabah hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanan Josef K., ömrünü işlemediği söylenen bir suçun ne olduğunu öğrenmeye çalışarak geçirir. Mahkemeler vardır, hâkimler vardır, yargılama vardır; ama ortada ne açıklanan bir suç ne de ulaşılabilen bir adalet vardır. Kafka, bu eserinde bürokrasinin ezici yüzünü, devlet otoritesini, suçluluk duygusunu ve insanın çaresizliğini ölümsüzleştirir. Bugün hukuksuzluk ve anlamsız yargı süreçlerini anlatmak için kullanılan "Kafkaesk dava" kavramı da işte bu romandan doğmuştur.

ŞATO BİTMEYEN ARAYIŞ

Kafka'nın tamamlayamadan ardında bıraktığı Şato, aslında ulaşılmak istenen ama bir türlü varılamayan hayatın simgesidir. Köye gelen K., her şeyi yöneten gizemli şatoya ulaşmaya çalışır; ancak attığı her adım onu yeni bir çıkmaza sürükler. Kafka, bu eserinde bürokrasinin labirentini, erişilemeyen otoriteyi, aidiyet arayışını ve insanın bitmeyen umudunu anlatır. Çünkü bazen insan, bütün ömrünü yalnızca kabul görmek ve bir yere ait olabilmek için harcar.

AMERİKA: HİÇ GİDEMEDİĞİ ÜLKENİN ROMANI

Kafka'nın yarım kalan romanı Amerika, yalnızca yeni bir kıtaya yapılan yolculuğu değil, insanın kendine ait bir yer bulma çabasını anlatır. Genç Karl Rossmann, umutlarla gönderildiği Amerika'da yeni bir hayat kurmaya çalışırken, sürekli çıkar peşindeki insanların arasında savrulur ve hayalleri birer birer yıkılır. Kafka, bu eserinde göçü, yabancılaşmayı, kapitalist düzenin acımasızlığını ve insanın bitmeyen aidiyet arayışını işler. Romanın en ilginç yanı ise şudur: Kafka, Amerika'yı böylesine etkileyici anlatmasına rağmen hayatı boyunca o ülkeye hiç gitmemiştir.

CEZA SÖMÜRGESİ: ADALET Mİ, İNTİKAM MI?

Kafka'nın en sarsıcı metinlerinden biri olan Ceza Sömürgesi, adalet adına kurulan acımasız bir düzeni gözler önüne serer. Issız bir adada, suçluların işledikleri suçları bedenlerine kazıyarak onları ölüme götüren korkunç bir infaz makinesi vardır. Sistemi izleyen bir ziyaretçi ise bu vahşetin karşısında adalet, devlet otoritesi ve cezanın sınırlarını sorgulamaya başlar. Kafka, bu kısa ama çarpıcı eserinde, şiddetin meşrulaştırılmasını ve adalet adına insanlığın nasıl yok edilebildiğini unutulmaz bir anlatımla okurun vicdanına bırakır.

BABAYA MEKTUP: GÖNDERİLEMEYEN HESAPLAŞMA

Kafka'nın en kişisel metinlerinden biri olan Babaya Mektup, aslında bir edebiyat eserinden çok, hayatı boyunca içinde taşıdığı korkuların ve kırgınlıkların itirafıdır. Yaklaşık 100 sayfa boyunca baskıcı babası Hermann Kafka'ya seslenen yazar, çocukluğundan beri peşini bırakmayan suçluluk duygusunu, yetersizlik hissini ve baba otoritesinin ruhunda açtığı derin yaraları anlatır. Hiçbir zaman gönderilmeyen bu mektup, bugün Kafka'nın eserlerini anlamanın en önemli anahtarlarından biri kabul edilir; çünkü onun romanlarındaki otorite korkusunun ve bitmeyen hesaplaşmanın kaynağı büyük ölçüde bu satırlarda saklıdır.

MİLENA'YA MEKTUPLAR: KELİMELERE SIĞMAYAN AŞK

Kafka'nın Milena'ya Mektuplar'ı, yalnızca bir aşkın değil, aynı zamanda korkuların, özlemin ve insan ruhunun en kırılgan hâlinin satırlara dökülmüş hâlidir. Büyük aşkı Milena Jesenská'ya yazdığı mektuplarda Kafka, onu ne kadar sevdiğini anlatırken, bir yandan da onu kaybetme korkusuyla mücadele eder. Her cümlede özlem, her satırda yalnızlık hissedilir. Bu eser, yalnızca iki insanın yazışmaları değil; aşkın bazen kavuşmaktan çok beklemek, özlemek ve sessizce acı çekmek olduğunu gösteren edebiyat tarihinin en dokunaklı mektup kitaplarından biridir.

FELİCE'YE MEKTUPLAR: AŞK İLE KORKU ARASINDA

Kafka'nın Felice'ye Mektuplar'ı, yalnızca büyük bir aşkın değil, aynı zamanda evlilik korkusunun ve içsel çatışmaların da hikâyesidir. İki kez nişanlandığı Felice Bauer'e yazdığı yüzlerce mektupta Kafka, bir yandan birlikte bir hayat kurmayı hayal ederken, diğer yandan buna cesaret edemeyen ruhunu gözler önüne serer. Sevgi ile kaygı, umut ile kaçış arasında gidip gelen bu satırlar, Kafka'nın yalnızca bir âşık değil, kendi korkularıyla ömrü boyunca mücadele eden kırılgan bir insan olduğunu da gösterir. Bu yönüyle Felice'ye Mektuplar, Kafka'nın iç dünyasını en çıplak hâliyle yansıtan eserlerden biri olarak kabul edilir.

GÜNLÜKLER VE ZİHNİNE AÇILAN KAPI

Kafka'nın Günlükler'i, yalnızca yaşanan günlerin kaydı değil; korkularının, yalnızlığının, yazarlık sancılarının ve aşklarının en samimi tanığıdır. 1910 ile 1923 yılları arasında tuttuğu bu notlarda, kimi zaman yazamadığı cümlelerle hesaplaşır, kimi zaman kendini acımasızca eleştirir, kimi zaman da umutlarını ve hayal kırıklıklarını satırlara döker. Bu yüzden Günlükler, Kafka'nın eserlerini anlamak isteyen herkes için onun zihnine ve ruhuna açılan en önemli kapılardan biri olarak kabul edilir.

Images-227

KAFKA'YI KEŞFETMEK İSTEYENLERE KÜÇÜK BİR YOL HARİTASI

Kafka'nın dünyasına adım atacak okurlar için en doğru başlangıç, onun karanlık ama büyüleyici evrenine yavaş yavaş yaklaşmaktır. İlk durak elbette Dönüşüm olmalı; çünkü Kafka'nın insanı, yalnızlığı ve yabancılaşmayı nasıl anlattığını en çarpıcı biçimde burada görmek mümkündür. Ardından Babaya Mektup ile yazarın iç dünyasına, Milena'ya Mektuplar ile ise kırılgan kalbine tanıklık edilebilir. Bir Köy Hekimi, Ceza Sömürgesi ve Açlık Sanatçısı, Kafka'nın kısa ama derinlikli anlatılarındaki simgesel dili keşfetmek için önemli duraklardır. Daha sonra Dava, Şato ve Amerika ile onun roman evrenine geçmek, bürokrasinin, otoritenin ve insanın bitmeyen aidiyet arayışının izini sürmek mümkündür. Yolculuğun son durağı ise Günlükler olmalıdır; çünkü Kafka'yı gerçekten anlamanın yolu, eserlerinden sonra onun kendi sesiyle baş başa kalabilmekten geçer. Bazen bir yazarı tanımak için romanlarını okumak yeterlidir; ama Kafka'yı anlamak için satırlarının ardından gelen sessizliği de okumak gerekir.

HEP AYNI YALNIZLIĞIN PEŞİNDE

Kafka'nın eserleri farklı hikâyeler anlatıyor gibi görünse de, satırların altına inildiğinde hep aynı insanla karşılaşırız. Yalnız kalan, anlaşılmayan, kendini sürekli suçlu hisseden, ait olacağı bir yer arayan ama hiçbir yere ulaşamayan insan... Onun romanlarında ve öykülerinde bürokrasi yalnızca devletin soğuk yüzü değildir; bireyi ezen görünmez bir güçtür. Baba figürü yalnızca bir aile büyüğü değil, insanın ömrü boyunca omuzlarında taşıdığı otoriteyi temsil eder. Kimlik arayışı, yabancılaşma, iletişimsizlik, ölüm korkusu, umutsuzluk ve modern dünyanın içinde giderek silikleşen birey, Kafka'nın neredeyse bütün eserlerinde farklı yüzlerle karşımıza çıkar.

KAFKAESK DÜNYANIN DOĞUŞU

Belki de Kafka'yı ölümsüz yapan tam da budur. O, yalnızca yaşadığı dönemin sorunlarını yazmadı; insanın değişmeyen korkularını, bitmeyen yalnızlığını ve kendisiyle olan savaşını anlattı. Bu nedenle eserleri yalnızca edebiyatı değil, felsefeyi, psikolojiyi, sosyolojiyi ve hukuk düşüncesini de derinden etkiledi. Bugün herhangi bir çıkışı olmayan bürokratik labirenti, açıklanamayan suçluluk duygusunu ya da insanı boğan bir sistemi tarif ederken kullandığımız "Kafkaesk" kavramı da işte bu yüzden doğdu. Aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen Franz Kafka, yalnızca büyük bir romancı değil; modern insanın ruhunu en derin biçimde çözümleyen, her okunuşta yeniden keşfedilen ve her çağda güncelliğini koruyan eşsiz bir edebiyat ustası olarak yaşamaya devam ediyor.

PEKİ KAFKA HANGİ ÇEVİRİDEN OKUNMALI?

Franz Kafka'nın eserleri Türkçede onlarca farklı yayınevi tarafından yayımlanıyor. Bu nedenle Kafka'yla ilk kez tanışacak okurların en sık sorduğu soru da hep aynı oluyor: "Hangi yayınevinden almalıyım?" Oysa Kafka söz konusu olduğunda asıl belirleyici olan yayınevinin adı değil, metni Türkçeye kazandıran çevirmenin kalemidir. Çünkü iyi bir çeviri yalnızca kelimeleri başka bir dile aktarmak değil; Kafka'nın ritmini, sessizliğini, ince ironisini ve ruhunu da okura ulaştırabilmektir. Uzun cümleleri, hukuki dili, psikolojik derinliği ve çok katmanlı anlatımı nedeniyle Kafka, çevrilmesi en güç yazarlardan biri olarak kabul edilir. Bu yüzden aynı eser, farklı çevirmenlerin elinde bambaşka bir okuma deneyimine dönüşebilir.

HER ÇEVİRİ AYNI KAFKA'YI ANLATMIYOR

Türkiye'de Kafka'nın eserlerini Türkçeye kazandıran pek çok değerli isim bulunsa da edebiyat çevrelerinde özellikle Ahmet Cemal, Gülperi Sert, Aslı Candaş Schaeferdiek, Kamuran Şipal ve Akşit Göktürk öne çıkıyor. Yaklaşık otuz yılını Kafka üzerine çalışmaya adayan Ahmet Cemal, yalnızca çevirileriyle değil, yazdığı önsözler ve Kafka'nın düşünce dünyasını Türk okuruna aktarmadaki başarısıyla hâlâ en güçlü referanslardan biri olarak görülüyor. Gülperi Sert'in sade ve akıcı dili ilk kez Kafka okuyacaklar için önemli bir avantaj sağlarken, Aslı Candaş Schaeferdiek'in Almancadan doğrudan yaptığı çeviriler ve Die Verwandlung eserini "Değişim" adıyla yayımlaması yeni tartışmalar başlattı. Kamuran Şipal ve Akşit Göktürk ise Alman edebiyatını Türkçeye kazandıran en önemli isimler arasında gösteriliyor. Bu nedenle Kafka'yı gerçekten anlamak isteyen bir okur için seçim, kapağın üzerindeki yayınevinden çok, sayfaların altında imzası bulunan çevirmenin isminde saklıdır.

HANGİ YAYINEVİ TERCİH EDİLMELİ?

Kafka'nın eserlerini yayımlayan onlarca yayınevi bulunsa da, okurların ve edebiyat çevrelerinin en çok önerdiği isimlerin başında Can Yayınları ile Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları geliyor. Özellikle Ahmet Cemal'in imzasını taşıyan çevirileriyle öne çıkan Can Yayınları, güçlü editörlük anlayışı, açıklayıcı önsözleri ve kapsamlı Kafka külliyatıyla uzun yıllardır güvenilir bir tercih olarak görülüyor. Ancak bazı baskılarda farklı çevirmenlerin yer alabildiği için kitabın künyesindeki çevirmen adına dikkat etmekte fayda bulunuyor. Son yıllarda klasikler alanında önemli bir çıkış yakalayan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ise Almancadan doğrudan yapılan çevirileri, sade tasarımı, uygun fiyat politikası ve başarılı editörlüğü sayesinde özellikle Kafka'yla ilk kez tanışacak okurlar için güçlü bir alternatif sunuyor.

Bunun yanında Kabalcı Yayınevi, klasik edebiyata yaptığı yatırımlar ve titiz baskılarıyla özellikle akademik okurların tercih ettiği yayınevleri arasında yer alırken, Bilgi Yayınevi de son yıllarda yayımladığı yeni çevirilerle dikkat çekiyor. Özellikle güncel çeviri anlayışını benimseyen okurlar için farklı seçenekler sunan bu yayınevleri, Kafka'nın eserlerine yeni bir bakış açısı kazandırmayı hedefliyor.

ESKİ ÇEVİRİLER Mİ, YENİ ÇEVİRİLER Mİ?

Kafka okurlarının uzun yıllardır üzerinde tartıştığı konulardan biri de eski kuşak çeviriler ile yeni nesil çeviriler arasındaki fark. Ahmet Cemal'in temsil ettiği geleneksel çeviri anlayışı, Kafka'nın Almanca cümle yapısını, ritmini ve edebi atmosferini mümkün olduğunca korumayı amaçlıyor. Bu nedenle metinler daha şiirsel ve yoğun bir okuma deneyimi sunuyor. Yeni kuşak çeviriler ise daha sade, günümüz Türkçesine yakın ve akıcı bir dil tercih ediyor. Bu yaklaşım, Kafka'yı ilk kez okuyacaklar için metni daha erişilebilir hâle getirse de bazı edebiyat eleştirmenleri, yazarın bilinçli olarak kurduğu tekinsiz atmosferin ve dildeki gerilimin zaman zaman yumuşatılabildiğini savunuyor. Sonuç olarak hangi çevirinin daha iyi olduğu sorusunun tek bir cevabı yok; seçim, okurun Kafka'yı özgün ritmine en yakın hâliyle mi, yoksa daha akıcı bir Türkçeyle mi okumak istediğine göre değişiyor.

KAFKA'YI OKURKEN KAPAĞA DEĞİL, ÇEVİRMENİN İSMİNE BAKIN

Kafka'nın eserlerini okuyacak olsaydım, tercihim büyük ölçüde Can Yayınları'nın Ahmet Cemal çevirilerinden yana olurdu. Özellikle Dönüşüm, Dava, Şato, Amerika, Babaya Mektup ve Milena'ya Mektuplar için Ahmet Cemal'in dilini, Kafka'nın ritmine ve atmosferine en yakın çevirilerden biri olarak görüyorum. Bununla birlikte, Kafka'yla ilk kez tanışacak ya da daha sade ve güncel bir Türkçeyle okumayı tercih eden okurlar için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Gülperi Sert çevirileri, özellikle Dönüşüm özelinde oldukça başarılı ve güvenilir bir alternatif sunuyor.

Kafka'yı yalnızca olay örgüsü için değil; dili, üslubu, ritmi ve insan ruhunu anlatış biçimiyle keşfetmek istiyorsanız, Ahmet Cemal çevirileri bugün hâlâ pek çok edebiyat araştırmacısı ve deneyimli okur tarafından ilk sıralarda öneriliyor. Daha akıcı, günümüz Türkçesine yakın bir okuma deneyimi arayanlar için ise Gülperi Sert çevirileri güçlü bir seçenek olarak öne çıkıyor. Sonuçta Kafka'nın dünyasına açılan kapıyı belirleyen yalnızca yayınevi değil, o kapının anahtarını elinde tutan çevirmenin kalemidir. Bu yüzden kitapçı raflarında ya da internetten sipariş verirken ilk bakmanız gereken yer yayınevinin logosu değil, çevirmenin adıdır. Kafka'nın sesini en doğru hâliyle duyabilmenin yolu da tam olarak buradan geçer.

MEKTUPLARDA ÖLÜMSÜZLEŞEN AŞK

"Milena'ya Mektuplar", yalnızca bir aşk kitabı değildir. Bir yazarın sevme biçimini, korkularını, hastalığını ve varoluş sancılarını gözler önüne seren benzersiz bir belgedir. Kafka ile Milena'nın ilişkisi hiçbir zaman klasik anlamda mutlu sona ulaşmadı; ancak geride bıraktıkları mektuplar, dünya edebiyatının en etkileyici yazışmaları arasında yer almaya devam ediyor. Bu yönüyle Milena, Kafka'nın yalnızca büyük aşkı değil, aynı zamanda onu en derinden anlayan okuru ve en güçlü tanığı olarak da hatırlanır.

FELİCE Mİ, MİLENA MI?

Kafka'nın hayatındaki en büyük aşkın kim olduğu sorusu, edebiyat araştırmalarında yıllardır tartışılmaya devam ediyor. Kesin bir yanıt vermek mümkün olmasa da biyografi yazarlarının büyük bölümü, Felice Bauer ile Milena Jesenská'nın Kafka'nın yaşamında bambaşka anlamlar taşıdığı görüşünde birleşiyor. Felice, Kafka'nın birlikte bir gelecek kurmayı en ciddi biçimde düşündüğü, iki kez nişanlandığı ve yüzlerce mektup yazarak evlilik hayalini en çok paylaştığı kadındı. Milena ise onun ruhuna dokunabilen, korkularını, sessizliklerini ve yazarlığını en derinden anlayan kişi olarak öne çıktı. Eğer Felice, Kafka'nın kurmaya çalıştığı hayatın simgesiyse; Milena da yaşayamadığı ama ömrü boyunca içinde taşıdığı büyük duygunun adıydı. Bu nedenle birçok araştırmacı, Felice'yi Kafka'nın en büyük hayali, Milena'yı ise en büyük aşkı olarak değerlendiriyor.

KAFKA'YI OKUMAK, KENDİNİ KEŞFETMEKTİR

Franz Kafka'yı büyük yapan yalnızca yazdığı romanlar değildir. Onu unutulmaz kılan, insan ruhunun en görünmeyen çatlaklarını kelimelere dönüştürebilmesidir. Aradan yüz yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ milyonlarca insan onun satırlarında kendinden bir parça bulabiliyorsa, bunun nedeni anlattığı dünyanın hiç eskimemesidir. Yalnızlık, anlaşılmama duygusu, korkular, aidiyet arayışı, sevme biçimi ve insanın kendisiyle bitmeyen mücadelesi… Kafka bütün bunları yalnızca anlatmadı; yaşadı ve yazdı. Belki de bu yüzden onu okumak, yalnızca büyük bir yazarı tanımak değil, insanın kendi içine doğru çıktığı uzun ve sessiz bir yolculuğa başlamaktır.

BİR MEKTUBUN İÇİNE SIĞAN KOCA BİR AŞK

Kafka'nın Milena'ya Mektuplar'ında okuyucuyu en çok etkileyen bölüm ise hiç kuşkusuz şu satırlar oldu:

"Bu elle tutulamayan bu korkunç aşkın sorumluluğunu, bütün acılarıyla üstlenen biri olacağım yerde... Söz gelişi odandaki o her zaman seni görebilen, güzelliğini seyredebilen mutlu bir ayna... Bir dolap olsam ne iyi olurdu. Gün boyunca izlerdim seni. Koltuktaki oturuşunu, mektup yazışını, kalem tutan o güzel elini, dalıp giden yüzünü, uykuya dalışını... Denizin dibindeki o avuç içi kadar bir yer, okyanusun baskısına nasıl dayanıyorsa sen de öyle dayanıyorsun... Yaşam rezillik aslında. Bunca çirkinlik içinde insanlara dayanabileceğimi ummazdım bugüne kadar, utanç duyardım. Ama sen bir şey öğrettin bana. Dayanılmayacak gibi olan yaşam değilmiş... Seni sevip sevmediğimi soruyorsun durmadan. Çok güç bunun karşılığını vermek; mektupla hiç verilemez. Eğer bu yakınlarda yüz yüze gelirsek, soluğum kesilmezse söylerim. Ama bu konuda ettiğin her bir söz, etime batan kızgın bir şiş sanki. Yakıyor, geçmiyor acısı. Gün geçtikçe daha da yakıyor."

Bu satırlar, bana göre yalnızca bir aşk itirafı değil; Kafka'nın bütün ruhunu önümüze bıraktığı en çıplak metinlerden biridir. Sevmenin onda nasıl bir hayranlığa, nasıl bir kırılganlığa ve nasıl tarifsiz bir korkuya dönüştüğünü birkaç sayfada anlatmayı başarır. Belki de bu yüzden Milena'ya Mektuplar yalnızca bir mektup kitabı değil, insanın sevdiği kişiye yaklaşmak isterken aynı anda ondan korkmasının, ona sığınırken kendinden kaçmasının en güçlü edebi tanıklıklarından biridir. Kafka'nın eserleri arasında beni en çok etkileyen metin olmasının nedeni de tam olarak budur: Çünkü burada konuşan yalnızca büyük bir yazar değil, bütün savunmalarını indirmiş, olduğu gibi seven ve acı çeken bir insandır.

Muhabir: Beyza Coskun