Yemen’de yıllardır devam eden iç savaşta çatışmalar yeniden yoğunlaştı. Suudi Arabistan destekli Yemen hükümeti, İran destekli Husilerin son haftalarda ele geçirdiği bölgeleri geri almak ve örgütün Babülmendep Boğazı çevresindeki etkisini kırmak amacıyla kuzey, batı ve güney cephelerinden karşı taarruz başlattı. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun hava saldırılarıyla desteklediği operasyonda, stratejik öneme sahip Dhubab bölgesinin büyük bölümünün hükümet güçlerinin kontrolüne geçtiği bildirildi. Reuters’a konuşan üç askeri kaynak ile bir hükümet yetkilisi, hükümet güçlerinin Babülmendep Boğazı'na hakim konumdaki Dhubab bölgesinde ilerleme kaydettiğini aktardı. Koalisyon ise şafak saatlerinde düzenlenen saldırılara 100 savaş uçağının katıldığını açıkladı.

Hükümet güçlerinin öncelikli hedefi, Husilerin eylül ayında Kızıldeniz kıyısında elde ettiği kazanımları geri çevirmek. Tarihi liman kenti Moha'yı ele geçiren Husiler, ardından Haniş Adaları ve Babülmendep'in girişinde bulunan Mayun Adası'na kadar ilerledi. Bu gelişmeler, örgütün Kızıldeniz'in güney girişindeki stratejik konumunu güçlendirdi. Peki, Yemen'de 1990'lı yıllarda kültürel bir hareket olarak ortaya çıkan Husiler nasıl oldu da başkent Sana'yı ele geçiren, gelişmiş füze ve insansız hava araçları kullanan, uluslararası deniz ticaretini etkileyebilen bir askeri güce dönüştü? Husilerin hedefleri ne, İran'la ilişkileri nasıl şekillendi ve Babülmendep Boğazı neden bu kadar önemli?
HUSİLER KİMDİR? HAREKETİN KÖKENİ NEREYE DAYANIYOR?
Husiler, Yemen'in kuzeyindeki Saada bölgesinde ortaya çıkan ve zamanla siyasi ve askeri bir harekete dönüşen bir yapılanma. Hareketin kökleri, 1990'lı yılların başında Zeydi Şii kimliğini ve dini geleneğini canlandırmayı amaçlayan faaliyetlere uzanıyor. İlk dönemde kültürel ve dini çalışmalar yürüten hareket, sonraki yıllarda Yemen yönetimiyle karşı karşıya gelerek silahlı mücadeleye yöneldi. Hareket, adını 2004 yılında Yemen güvenlik güçleri tarafından öldürülen Hüseyin el-Husi'den alıyor. Hüseyin el-Husi'nin ölümünün ardından örgütün liderliğini kardeşi Abdülmelik el-Husi üstlendi. Abdülmelik el-Husi, hareketin siyasi ve askeri yapılanmasını genişleterek Husilerin Yemen'deki en etkili silahlı aktörlerden biri haline gelmesinde belirleyici rol oynadı. Husilerin ortaya çıkışını anlamak için Yemen'in dini, toplumsal ve siyasi yapısına bakmak gerekiyor. Ülkenin kuzeyinde yoğun olarak yaşayan Zeydiler, Şiiliğin farklı bir koluna mensup. Zeydi inancı, İran'da yaygın olan On İki İmam Şiiliğinden ayrılıyor. Zeydiler, İmam Zeyd'i beşinci imam olarak kabul ederken On İki İmam Şiileri bu noktada Muhammed el-Bakır'ı esas alıyor. İki gelenek arasında imamet anlayışı bakımından da önemli farklılıklar bulunuyor. Husiler, Yemen nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturduğu tahmin edilen Zeydi topluluğunun içinden çıktı. Ancak hareketin siyasi ve askeri kimliği yalnızca mezhepsel aidiyetle sınırlı kalmadı. Zaman içerisinde Yemen milliyetçiliği, ABD ve İsrail karşıtlığı, hükümet karşıtı söylem ve bölgesel güç mücadelesi, örgütün siyasi çizgisinin temel unsurları arasına girdi.

“İNANAN GENÇLİK”TEN SİLAHLI HAREKETE
Husi hareketinin ilk örgütlü faaliyetleri, 1992 yılında kurulan “İnanan Gençlik” adlı organizasyonla başladı. Başlangıçta Zeydi dini kimliğini canlandırmayı ve özellikle gençler arasında bu geleneği güçlendirmeyi amaçlayan yapı, zaman içerisinde siyasi bir nitelik kazandı. 1994-1995 yılları arasında yaklaşık 20 bin öğrencinin hareketin yaz kamplarına katıldığı belirtiliyor. Bu kamplarda Lübnanlı Şii alim Muhammed Hüseyin Fadlallah ile Hizbullah'ın eski Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın düşüncelerine ilişkin ders ve metinlerden yararlanıldı. Böylece hareketin dini ve siyasi referansları, Yemen'in sınırlarını aşan bölgesel gelişmelerle daha fazla ilişkilendirilmeye başladı. Hareketin sloganı da bu siyasi çizginin önemli parçalarından biri oldu. Husilerin kullandığı slogan, “Allah En Büyüktür, Amerika'ya Ölüm, İsrail'e Ölüm, Yahudilere Lanet, İslam'a Zafer” ifadelerini içeriyor. Bu sloganın İran'ın devrim sonrası siyasi söyleminden esinlendiği belirtiliyor. Bununla birlikte Husi yetkilileri, sloganın doğrudan bütün Amerikalıları veya Yahudileri hedef alan bir ifade olarak yorumlanmaması gerektiğini, hedefin ilgili ülkelerin hükümetleri olduğunu savunuyor. Husilerin ideolojik yapısı ise farklı unsurları bir araya getiriyor. Hareket, kendisini dış müdahalelere karşı ulusal direniş olarak tanımlarken yolsuzlukla mücadele ettiğini, marjinalleştirildiğini düşündüğü toplulukların haklarını savunduğunu ve Yemen'in bağımsızlığını korumayı amaçladığını ileri sürüyor. Buna karşılık hareketin siyasi programının bazı başlıklarının belirsiz ve birbiriyle çelişkili olduğu yönünde değerlendirmeler de bulunuyor.

HUSİLER NASIL BU KADAR GÜÇLENDİ?
Husilerin Yemen'de güç kazanmasında ülkenin siyasi istikrarsızlığı, merkezi yönetimin zayıflaması, yerel ittifaklar ve askeri kapasitenin zaman içerisinde genişlemesi etkili oldu. Başlangıçta kuzeyde sınırlı bir bölgede faaliyet gösteren hareket, yıllar içinde hem silahlı unsurlarını hem de siyasi etkisini artırdı. Hareketin savaşçı sayısına ilişkin tahminler, farklı dönemlerde önemli ölçüde değişti. 2005 yılında yaklaşık 1.000 ila 3.000 savaşçıya sahip olduğu belirtilen örgütün, 2009'a gelindiğinde 10 bin civarında militana ulaştığı aktarıldı. 2010 yılına ilişkin bazı değerlendirmelerde ise silahlı savaşçıların yanı sıra gerektiğinde seferber edilebilecek sivil unsurları da kapsayan 100 bin ila 120 bin kişilik bir kadrodan söz edildi. Bu rakamlar farklı tanımlara ve kaynaklara dayanıyor; güncel savaşçı sayısına ilişkin kesin ve bağımsız biçimde doğrulanmış bir veri bulunmuyor. Husilerin yükselişinde 2011 yılında başlayan Arap Baharı süreci önemli bir dönüm noktası oldu. Yemen'de uzun yıllar iktidarda kalan Ali Abdullah Salih yönetiminin sona ermesi, ülkede yeni bir siyasi geçiş sürecini başlattı. Salih'in yerine Mansur Hadi'nin gelmesine rağmen siyasi istikrarsızlık, ekonomik sorunlar ve farklı gruplar arasındaki güç mücadelesi devam etti.

Merkezi yönetimin zayıfladığı bu dönemde Husiler, Saada'dan başlayarak nüfuz alanlarını genişletti. Hareket, eski rakibi Ali Abdullah Salih ile kurduğu geçici işbirliğinden de yararlandı. Bu ittifak, Husilerin başkent Sana'ya ilerleyişini kolaylaştıran gelişmeler arasında yer aldı. Husiler, 21 Eylül 2014'te Sana'yı ele geçirdi. Başkentteki hükümet kurumlarının kontrolünü üstlenen örgüt, sonraki aylarda ülkenin siyasi yönetimini de fiilen değiştirdi. Şubat 2015'te parlamentoyu feshettiğini duyurdu. Cumhurbaşkanı Mansur Hadi ise başkentte görev yapamadığını belirterek Aden'e geçti ve Husilerin adımlarını darbe olarak nitelendirdi. Eski Cumhurbaşkanı Salih, daha sonra Husilerle ittifakını bozarak karşı cepheye yönelmeye çalıştı. 2017 yılında öldürülmesiyle bu işbirliği sona erdi. Ancak Husiler, bu süreçte başkentteki hakimiyetlerini korumayı başardı.

2015'TE SAVAŞ BÖLGESEL ÇATIŞMAYA DÖNÜŞTÜ
Husilerin Sana'yı ele geçirmesi, Yemen'deki iç savaşın bölgesel bir güç mücadelesine dönüşmesinin önünü açtı. Suudi Arabistan, İran'ın desteklediği hareketin kendi sınırlarına yakın bölgelerde güç kazanmasını güvenlik tehdidi olarak değerlendirdi. Mart 2015'te Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, Husilere karşı askeri operasyon başlattı. Operasyonun hedefleri arasında Husilerin ilerleyişini durdurmak ve uluslararası alanda tanınan Yemen yönetiminin yeniden etkinlik kazanmasını sağlamak bulunuyordu. Koalisyonun hava saldırılarına ve kara operasyonlarına rağmen Husiler başkent Sana'yı kaybetmedi. Örgüt, ülkenin kuzeybatısındaki geniş alanlarda ve Kızıldeniz kıyısındaki stratejik bölgelerde kontrolünü sürdürdü. Hudeyda Limanı da bu kontrol alanının en önemli noktalarından biri oldu. Yıllar içerisinde Birleşmiş Milletler aracılığıyla çeşitli ateşkes girişimleri ve siyasi müzakereler yürütüldü. Ancak taraflar arasında kalıcı bir anlaşma sağlanamadı. Çatışmaların yoğunluğu bazı dönemlerde azalsa da Yemen'deki siyasi bölünmüşlük ve askeri gerilim ortadan kalkmadı. Eylül 2026'da Kızıldeniz kıyısında yaşanan yeni gelişmeler, çatışmaların yeniden şiddetlenmesine neden oldu. Moha ve çevresindeki stratejik noktaların Husilerin kontrolüne geçmesi üzerine hükümet güçleri karşı taarruza yöneldi. Böylece uzun süredir büyük ölçüde donmuş halde bulunan cephe hatları yeniden hareketlendi.

HUSİLER NE İSTİYOR?
Husilerin siyasi hedefleri, Yemen'de iktidar mücadelesi ile bölgesel güç dengelerinin kesiştiği bir noktada bulunuyor. Hareket, kendisini ülkenin bağımsızlığını savunan ve dış müdahalelere karşı çıkan bir yapı olarak tanımlıyor. Ayrıca yolsuzluğun sona erdirilmesini, devlet kurumlarının yeniden düzenlenmesini ve kendi tabanının siyasi taleplerinin karşılanmasını savunuyor. Ancak örgütün 2014'te Sana'yı ele geçirmesinden sonra ülkedeki yönetim yapısı daha da parçalandı. Uluslararası alanda tanınan hükümet ile Husi yönetimi arasındaki anlaşmazlık, yalnızca hükümetin kim tarafından oluşturulacağıyla sınırlı kalmadı. Devlet kurumlarının kontrolü, güvenlik güçlerinin yapısı, limanlar, gelir kaynakları ve ülkenin gelecekteki siyasi sistemi de anlaşmazlığın temel başlıkları arasında yer aldı. Husiler, Yemen'deki hakimiyetlerini korumaya ve siyasi müzakerelerde etkili bir aktör olarak varlık göstermeye çalışıyor. Hareketin askeri kapasitesini geliştirmesi ve stratejik bölgelerde kontrol sağlaması, bu hedeflerin sahadaki önemli araçları arasında bulunuyor. Bununla birlikte Husilerin amaçlarını yalnızca İran'ın bölgesel politikalarının bir uzantısı olarak değerlendirmek, hareketin Yemen'deki yerel kökenlerini ve kendi siyasi hesaplarını göz ardı etmek anlamına geliyor. Örgütün İran'la yakın ilişkileri bulunmasına rağmen Yemen içindeki kabile ittifakları, yerel güç dengeleri ve iktidar mücadelesi de hareketin kararlarında belirleyici rol oynuyor.

İRAN DESTEĞİ HUSİLERİN GÜCÜNÜ NASIL ETKİLEDİ?
Husilerin askeri ve siyasi yükselişinde İran'la ilişkileri önemli bir yer tutuyor. Tahran'ın desteği, özellikle örgütün gelişmiş silahlara erişimi ve askeri kapasitesinin genişlemesi bakımından uluslararası gündemin temel konularından biri oldu. İran'ın Husilere desteğinin 2011 sonrasında daha belirgin hale geldiği, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin 2015'te askeri müdahaleye başlamasının ardından ise silah ve teknoloji desteğinin arttığı yönünde değerlendirmeler bulunuyor. ABD Merkez Komutanlığı, Şubat 2024'te İran'dan Husilere gönderildiği belirtilen bir gemide orta menzilli balistik füze bileşenleri, patlayıcılar, insansız sualtı ve su üstü araç parçaları, askeri iletişim ekipmanları ve tanksavar füze sistemlerine ilişkin parçalar ele geçirildiğini duyurdu. Bu tür sevkiyatlara ilişkin açıklamalar, Husilerin silah tedarik ağlarının uluslararası güvenlik gündeminde neden önemli bir yer tuttuğunu ortaya koydu. Buna karşılık Husilerin İran tarafından tamamen yönlendirilen bir yapı olduğu değerlendirmesine itiraz eden uzmanlar da bulunuyor. Hareket, finansmanının bir bölümünü kontrol ettiği bölgelerdeki vergi ve gelir kaynaklarından sağlıyor. Ayrıca örgütün yerel siyasi öncelikleri, zaman zaman Tahran'ın tercihleriyle örtüşmeyebiliyor.
Husilerin 2014'te Sana'yı ele geçirmesi, İran'ın bu yöndeki tavsiyelerine rağmen atılmış bir adım olarak aktarılıyor. Bu örnek, iki taraf arasındaki ilişkinin yakın olmakla birlikte her konuda tam bir emir-komuta ilişkisine dayanmadığı yönündeki değerlendirmelerde öne çıkıyor. İran'ın yanı sıra Kuzey Kore ve Rusya ile bağlantılara ilişkin iddialar da uluslararası basında yer aldı. Güney Koreli yetkililerin değerlendirmeleri ve çeşitli medya kuruluşlarının haberlerinde, bazı füze teknolojilerinin ve silahların tedarik zincirleri tartışıldı. Rusya'nın Husilere gelişmiş gemi savar füzeleri sağladığına ilişkin iddialar da gündeme geldi. Ancak bu bağlantılara ilişkin iddiaların her biri, kanıt düzeyi ve kaynakları bakımından ayrı ayrı değerlendirilmek zorunda.

FÜZELER, İHA'LAR VE GELİŞEN ASKERİ KAPASİTE
Husilerin askeri gücü, yıllar içerisinde geleneksel kara savaşından füze, insansız hava aracı ve deniz saldırılarını kapsayan daha geniş bir kapasiteye dönüştü. Örgüt, Yemen ordusundan ele geçirdiği tank ve ağır silahların yanı sıra zamanla daha gelişmiş sistemlere erişti. Husilerin balistik füze ve insansız hava araçları kullanımı, özellikle Suudi Arabistan ve İsrail'e yönelik saldırılarla uluslararası gündemde yer aldı. Verilen bilgilere göre hareket, son bir yıllık dönemde İsrail'e 200'den fazla balistik füze ve 170'ten fazla insansız hava aracı fırlattı. Saldırıların önemli bölümünün hava savunma sistemleri veya Kızıldeniz'de görev yapan ABD savaş gemileri tarafından engellendiği bildirildi. Husilerin füze kapasitesine ilişkin gelişmeler daha eski yıllara uzanıyor. Örgüt, 2015'in sonlarında kısa menzilli Qaher-1 balistik füzesinin yerel üretimini duyurdu. Mayıs 2017'de ise Suudi Arabistan, Riyad'ın güneyindeki bir bölgeyi hedef alan Husi füzesini engellediğini açıkladı.
Birleşmiş Milletler uzmanlarının raporlarında, Husilerin daha gelişmiş insansız hava araçlarına erişim sağladığı ve patlayıcı yüklü kamikaze dronlarını kullandığı belirtildi. Bu gelişmeler, örgütün yalnızca Yemen içindeki kara hedeflerine değil, daha uzak mesafelerdeki hedeflere karşı da saldırı düzenleyebilme kapasitesini gündeme getirdi. Husilerin askeri kapasitesinin gelişmesi, Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun yıllardır devam eden operasyonlarına rağmen örgütün neden etkisiz hale getirilemediği sorusunu da beraberinde getirdi. Dağlık arazi, yeraltında kurulan tesisler, hareketli silah sistemleri ve yerel destek ağları, örgütün askeri baskı karşısında varlığını sürdürmesine katkı sağlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

HUSİLERİN DENİZ GÜCÜ: KIZILDENİZ'DE YENİ TEHDİT
Husilerin askeri kapasitesindeki en dikkat çekici değişimlerden biri deniz operasyonlarında yaşandı. Yemen iç savaşının ilk dönemlerinde kıyıya yakın hedeflere yönelik sınırlı saldırılar düzenleyen örgüt, zamanla gemi savar füzeler, deniz mayınları ve patlayıcı yüklü insansız su üstü araçlarını içeren daha geniş bir deniz saldırı kapasitesi geliştirdi. Husilerin kullandığı sistemler arasında patlayıcı taşıyan ve hedef gemilere çarparak infilak eden uzaktan kumandalı araçlar da bulunuyor. Örgütün, daha önce Yemen Sahil Güvenliği için kullanılan bazı devriye botlarını patlayıcı yüklü saldırı araçlarına dönüştürdüğü bildirildi. 2017 yılında bu tür bir aracın Suudi Arabistan'a ait Al Madinah fırkateynine yönelik saldırıda kullanıldığı aktarıldı.
Husi yönetiminin farklı türlerde deniz mayınları geliştirdiği, kıyı gözetleme noktaları oluşturduğu ve gemilerin hareketlerini takip etmek için çeşitli gözetleme yöntemlerinden yararlandığı da belirtiliyor. Zuqar ve Bawardi adalarında savaş dalgıçlarına yönelik eğitim faaliyetleri yürütüldüğüne ilişkin bilgiler, örgütün deniz operasyonlarına daha fazla ağırlık verdiği yönündeki değerlendirmeleri güçlendirdi. İran kaynaklı olduğu belirtilen gemi savar füze ve roket sistemleri de bu kapasitenin gelişmesinde önemli bir başlık olarak öne çıkıyor. Uzun menzilli ve hareketli sistemler, Husilerin kıyıdan uzaklaşan gemileri hedef alma imkanını artırabiliyor. Bu gelişmeler, Yemen'deki çatışmaların yalnızca kara hakimiyeti üzerinden yürütülmediğini gösteriyor. Husilerin deniz saldırı kapasitesi, bölgedeki askeri dengelerin yanı sıra uluslararası taşımacılık ve enerji ticareti bakımından da önem taşıyor.

BABÜLMENDEP BOĞAZI NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?
Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz'i Aden Körfezi ve Hint Okyanusu'na bağlayan stratejik bir geçiş noktası. Avrupa ile Asya arasındaki deniz taşımacılığında Süveyş Kanalı güzergahının kullanılabilmesi açısından kritik bir konuma sahip olan boğaz, küresel ticaretin önemli geçiş yollarından biri olarak kabul ediliyor. Boğazın Yemen kıyılarına yakın konumu, burada hakimiyet sağlayan silahlı gruplara deniz trafiği üzerinde baskı oluşturabilecek bir avantaj sunuyor. Yemen kıyıları ile boğazın girişindeki adalar, gemilerin geçiş güzergahlarına yakınlıkları nedeniyle askeri ve ticari açıdan önem taşıyor. Husilerin Moha Limanı, Haniş Adaları ve Mayun Adası çevresindeki ilerleyişi, bu nedenle yalnızca Yemen'deki toprak mücadelesi olarak değerlendirilmiyor. Bu bölgelerdeki askeri hakimiyet, örgütün Kızıldeniz'in güney girişine yakın alanlarda etkisini artırma potansiyeli taşıyor.
Babülmendep'te yaşanabilecek güvenlik sorunları, gemilerin güzergah değiştirmesine ve taşımacılık maliyetlerinin artmasına yol açabiliyor. Kızıldeniz'deki saldırı riskinin yükseldiği önceki dönemlerde bazı uluslararası şirketler, Süveyş Kanalı güzergahı yerine Afrika'nın güneyindeki Ümit Burnu çevresinden dolaşmayı tercih etti. Bu tercih, sefer sürelerini uzatarak küresel tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturdu. Boğazın önemi, enerji ticareti bakımından da öne çıkıyor. Suudi Arabistan'ın petrolünün bir bölümünü Doğu-Batı Boru Hattı üzerinden Kızıldeniz'e taşıyarak dünya pazarlarına ulaştırması, bölgedeki güvenlik gelişmelerini daha da önemli hale getiriyor. Hürmüz Boğazı'ndaki olası kesintiler karşısında alternatif güzergahların önemi artarken Kızıldeniz'de ortaya çıkabilecek yeni riskler, petrol sevkiyatlarını da etkileyebilir.

GAZZE SAVAŞINDAN KIZILDENİZ'DEKİ SALDIRILARA
Husilerin uluslararası gündemde daha fazla yer almasına yol açan gelişmelerden biri de Kasım 2023'ten itibaren Kızıldeniz'deki gemilere yönelik saldırıları oldu. İsrail'in Gazze'ye yönelik askeri operasyonlarının ardından Husiler, Filistinlilerle dayanışma amacıyla İsrail'le bağlantılı olduğunu ileri sürdükleri gemileri hedef aldıklarını açıkladı. Saldırılar, ticari gemilerin güvenliği konusunda ciddi endişelere yol açtı. Bazı gemilerin hasar gördüğü, mürettebatın hayatını kaybettiği ve bazı gemilerin batırıldığı ya da ele geçirildiği olaylar yaşandı. Husiler saldırılarını İsrail'e yönelik baskı aracı olarak tanımlarken deniz taşımacılığı açısından oluşan riskler uluslararası tepki çekti. ABD öncülüğündeki ülkeler, Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğini korumak amacıyla askeri faaliyetlerini artırdı. ABD'nin Refah Muhafızı Operasyonu adıyla duyurduğu girişimin yanı sıra Husi hedeflerine yönelik hava saldırıları da düzenlendi. Ocak 2024'te ABD ve İngiltere'nin başlattığı saldırılar, örgütün askeri kapasitesini azaltmayı amaçlayan adımlar arasında yer aldı. Ancak askeri müdahaleler, Husilerin deniz saldırılarını bütünüyle sona erdiremedi. ABD Girişimci Amerikan Enstitüsü'nden Brian Carter'ın değerlendirmesine göre, “bir dizi yarı reaktif önlem, kesin etkiler elde edemedi veya Husi askeri yeteneklerini anlamlı şekilde azaltamadı.” Kızıldeniz'deki saldırıların ekonomik etkisi, çatışmanın Yemen sınırlarını aşan sonuçlarını da ortaya koydu. Gemilerin daha uzun güzergahlara yönelmesi, taşımacılık sürelerini ve maliyetlerini artırırken deniz ticaretinin güvenliği uluslararası gündemin öncelikli konularından biri haline geldi.

SUUDİ ARABİSTAN'IN YENİ HEDEFİ: HUSİLERİ BOĞAZDAN UZAKLAŞTIRMAK
Eylül 2026'da Yemen'de yaşanan son gelişmeler, Babülmendep çevresindeki mücadelenin yeniden yoğunlaşmasına neden oldu. Husilerin Kızıldeniz kıyısında yeni bölgeleri kontrol altına alması üzerine Suudi Arabistan destekli hükümet güçleri üç cepheden karşı taarruz başlattı. Operasyonun temel hedefleri arasında Husilerin son dönemde elde ettiği toprakları geri almak ve örgütün Babülmendep çevresindeki askeri etkisini sınırlamak bulunuyor. Hükümet güçlerinin Dhubab bölgesinde ilerleme kaydettiğine ilişkin açıklamalar, karşı taarruzun stratejik geçiş noktalarına yakın alanlarda yoğunlaştığını gösteriyor. Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun açıkladığı yoğun hava desteği de operasyonun kapsamını ortaya koydu. Koalisyon, şafak saatlerinde düzenlenen saldırılara 100 savaş uçağının katıldığını bildirdi. Ancak bu askeri hareketliliğin Husilerin bölgedeki varlığını ne ölçüde gerileteceği ve kontrol edilen alanların kalıcı biçimde el değiştirip değiştirmeyeceği, sahadaki gelişmelere bağlı olacak. Çatışmanın tarafları arasındaki askeri mücadele, Yemen'de siyasi uzlaşma ihtimalini de yakından ilgilendiriyor. Husilerin başkent Sana üzerindeki hakimiyeti sürerken uluslararası alanda tanınan hükümetin ülke genelinde yeniden kontrol sağlaması önünde önemli engeller bulunuyor.

YEMEN'DE SAVAŞ NEDEN BİTMİYOR?
Yemen'deki savaşın kalıcı biçimde sona ermemesinin arkasında siyasi bölünmüşlük, bölgesel rekabet, yerel ittifaklar ve tarafların askeri kapasitesini koruması gibi birden fazla etken bulunuyor. Husiler, yıllar süren çatışmalara ve dış askeri müdahalelere rağmen başkentteki hakimiyetlerini sürdürebildi. Uluslararası alanda tanınan hükümet ise ülkenin tamamında kontrol sağlayamadı. Suudi Arabistan ile İran arasındaki bölgesel rekabet de çatışmanın seyrini etkileyen unsurlar arasında yer aldı. İran'ın Husilere verdiği destek, örgütün askeri kapasitesini geliştirmesinde önemli rol oynarken Husilerin yerel siyasi ve ekonomik ağları, dış destekten bağımsız olarak da varlığını sürdürmesine imkan tanıdı. Yemen'in coğrafi yapısı da savaşın seyrini etkiliyor. Dağlık bölgeler, geniş kırsal alanlar ve stratejik limanlar üzerindeki mücadele, askeri operasyonların sonuç almasını zorlaştırıyor. Yıllar içerisinde farklı silah sistemleri geliştiren veya bunlara erişim sağlayan Husiler, hava saldırılarına karşı uyum sağlarken füze ve insansız hava araçlarıyla karşı saldırı düzenleme imkanını da korudu. Birleşmiş Milletler aracılığıyla yürütülen ateşkes ve müzakere girişimlerine rağmen taraflar arasında kalıcı bir siyasi uzlaşma sağlanamadı. Yönetimin nasıl paylaşılacağı, silahlı güçlerin geleceği, limanların kontrolü ve ülkenin gelir kaynaklarının dağılımı gibi başlıklar, çözüm sürecinin temel sorunları arasında yer alıyor.

Yemen'de yeniden alevlenen çatışmalar, bu nedenle yalnızca hükümet güçleri ile Husiler arasındaki askeri mücadeleden ibaret değil. Babülmendep Boğazı çevresindeki hakimiyet, İran ile Suudi Arabistan arasındaki bölgesel rekabet ve Kızıldeniz'deki deniz trafiğinin güvenliği, savaşın uluslararası boyutunu genişletiyor. Husilerin gelecekteki konumu, hem Yemen içindeki güç mücadelesinin hem de bölgesel gelişmelerin seyrine bağlı olacak. Ancak örgütün yıllar içerisinde kazandığı askeri kapasite, yerel ittifaklar ve stratejik kıyı bölgelerindeki varlığı, Yemen'de kalıcı bir çözümün önündeki temel meseleler arasında yer almaya devam ediyor.





