Takvimler bir kez daha 6 Şubat’ı gösteriyor. Toplumsal hafızamızda silinmesi mümkün olmayan bu tarih, yalnızca jeolojik bir kırılmanın değil, aynı zamanda idari ve kurumsal bir çöküşün de yıldönümüdür. Bugün burada, hamaset dolu anma mesajlarının arkasına sığınarak gerçeklerin üzerini örtmeye çalışanlara karşı, gazetecilik sorumluluğu gereği "durum tespiti" yapmak zorundayız.
Üç yıl geride kaldı. Ancak karşımızdaki tablo, "yaraların sarılması" romantizminden çok uzaktır. Sahadaki gerçeklik, kamu idaresinin afet yönetimi konusundaki yapısal zafiyetini tüm çıplaklığıyla yüzümüze vurmaya devam etmektedir. Depremi "asrın felaketi" olarak nitelemek, şüphesiz olayın büyüklüğünü tarif eder; ancak bu tanım, yaşanan can kayıplarındaki "ihmal payını" ortadan kaldırmaz. Bilimin, jeolojinin ve şehir plancılığının kurallarını yok sayan bir yönetim anlayışını, "kader" kavramıyla izah etmeye çalışmak, devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.
Rakamlar ortada, enkaz ortada, kayıplar ortada. Fakat asıl mesele, bu tablonun arkasındaki imza sahipleridir. Yıllarca "imar barışı" adı altında, denetimsiz ve çürük yapı stokunu yasallaştıran siyasi irade, bugün ortaya çıkan yıkımın birincil derecede failidir. Denetim mekanizmalarını özelleştirerek ticari bir faaliyete indirgeyen, bilimin uyarısını bürokrasinin tozlu raflarına hapseden anlayış, en az o binaları yapan müteahhitler kadar sorumludur.
Bugün yargılamalara bakıyoruz; Süreç, ne yazık ki birkaç müteahhit ve şantiye şefi üzerinden yürütülen sembolik bir cezalandırma sistemine dönüşmüştür. İmzası bulunan kamu görevlilerinin, denetçilerin ve izin makamlarının soruşturulmadığı, hesap vermediği bir hukuk sistemi, kamu vicdanındaki kanamayı durduramaz. Adalet, sadece yıkılan binanın müteahhidini tutuklamak değil; o binaya o zeminde izin veren, denetimden kaçıran sistemle hesaplaşmaktır.
Barınma sorunu hâlâ çözülememişken, yurttaşlar konteyner kentlerde yaşam mücadelesi verirken, kamu kaynaklarının önceliklendirilmesindeki hatalar kabul edilemez. Devlet, vatandaşını soğuktan, açlıktan ve güvensizlikten korumakla mükelleftir. Bu bir lütuf değil, anayasal bir zorunluluktur. Ancak görünen o ki; kriz yönetimi, algı yönetiminin gerisinde kalmıştır.
6 Şubat; Türkiye için bir milat olması gerekirken, ne yazık ki ders alınmadığının da belgesidir. Bizler, gazeteci olarak bu dosyanın kapanmasına izin vermeyeceğiz. Unutulmamalıdır ki; ihmalin bedelini masumların canıyla ödediği bir ülkede, yetkililerin "hata yaptık" deme lüksü yoktur. Mesele duygusal bir yas süreci değil, teknik ve hukuki bir hesaplaşma sürecidir.
Bu vesileyle hayatını kaybeden yurttaşlarımızı saygıyla anıyor; sorumluları vicdanlarıyla değil, hukukla baş başa bırakılması gerektiğinin altını çiziyoruz.
*Bu siteye yazılan köşe yazıları Türkinform'un editöryal politikasını yansıtmamaktadır. Köşe yazılarındaki görüşler yalnızca yazarları ilgilendirmektedir.*