Şiddet, günümüzde gerek gelişmiş ve gerekse az gelişmiş olan bütün ülkelerin önemli ve ortak sorunları arasında yer almaktadır. Kadın, erkek, çocuk, hayvan ve doğa katliamları gibi yaşamın her yerinde gözlenen ve her geçen gün sayıları artan şiddet olayları pek çok şekilde karşımıza çıkan ve ne yazık ki artık engellenemeyen, kişilerin ruhsal ve bedensel sağlığına ve bütünlüğüne ciddi zararlar veren yıkıcı bir olgudur.
Kabul gören bir görüşe göre, şiddetsiz toplumun tohumları ailede ve okul öncesi eğitimde atılır. Öfke, hayal kırıklığı gibi zorlu duygularla şiddete başvurmadan nasıl başa çıkacaklarını öğretmek, kendi aralarındaki (akran) çatışmalarının konuşarak çözülebileceği mekanizmaları yaratmak, bu fasılda ele alınan önemli parametrelerdir.
Toplumda giderek artan ve de çeşitlenen, diğer yönden maalesef sıradanlaşmaya başlayan şiddetin nedenleri, sonuçları ve önlenmesi konusunda toplum bilincini artırmak ve farkındalık yaratmak, günümüz açısından son derece önemli bir husus haline gelmiştir.
KADINA YÖNELİK ŞİDDET
Kadına yönelik şiddet, dünya genelinde ve ülkemizde son derece ciddi bir insan hakları ihlali, toplum sağlığı sorunu ve ayrımcılık biçimi olarak varlığını sürdürmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, dünya genelinde her 10 kadından 3’ü, ülkemizde ise her 10 kadından 4’ü, 15 yaşından sonra fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalmakta, bu şiddet, en çok ev içinde yakın ilişkide oldukları eş veya partner tarafından uygulanmaktadır. Tabii ki şiddet, sadece bu kadarla sınırlı kalmayıp, akrabalar, yakın çevre, çalışma arkadaşları ve hizmet aldıkları kurumlarda görev alanlar tarafından da uygulanabilmektedir.
Bu mesele sadece bireysel bir öfke patlaması ya da polisiye bir olay değil, kökleri toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, kültürel kodlara ve güç asimetrisine dayanan küresel bir krizdir.
Bu döngüyü kırmak için palyatif (geçici) çözümler yerine çok boyutlu bir stratejiyle ele almak gerekmektedir. Şiddetin önündeki en büyük engel, cezasızlık algısının tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Aile kurumunu koruma refleksi, aile içindeki kadının can güvenliğinin ve haklarının önüne geçmemelidir.
ÇOCUKLARIMIZ...
Çocuklarımız, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de toplumun en hassas ve korunmaya muhtaç bireyleridir. Ancak, çocuğa yönelik şiddet önemli bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Bu şiddetin önlenmesi, sadece bireysel çabalarla değil, toplumun tüm kesimlerinin, tüm kurumların ortak ve koordineli çalışmaları sonucu ortaya konulacak çözüm yolları ile mümkündür.
Çocuğa yönelik şiddet, şiddet türleri arasında en savunmasız, en sessiz ve maalesef etkisi nesiller boyu süren en yıkıcı halkadır. Buradaki en büyük yanılgı, şiddeti sadece “fiziksel darp” olarak görmektir. Çocuğa yönelik şiddet, duygusal istismar (aşağılama, sevgiden mahrum bırakma), ihmal (temel ihtiyaçların karşılanmaması) ve siber/ akran zorbalığı gibi çok farklı yüzlerle karşımıza çıkar.
Aile içi şiddet konusu da ne yazık ki karşımızda durmaktadır. Hemen belirtmeliyiz ki, şiddetsiz bir toplum ideali, sadece fiziksel kavgaların olmadığı bir dünya değil, yapısal, psikolojik ve kültürel şiddetin de ortadan kalktığı, bireylerin kendilerini güvende hissettiği bir derinliği ifade eder.
ŞİDDET VE MEDYA
Toplumdaki dil, medya, diziler ve hatta bazı atasözleri (Kızını dövmeyen dizini döver)şiddeti normalleştirebiliyor olması nedeniyle irdelenmesi gereken hususlar olarak ortada durmaktadır .Medyanın ve sanatın, şiddeti bir kahramanlık veya tek çözüm yolu olarak sunmaktan vazgeçmesi gerekmektedir. Ayrıca, Sosyo- ekonomik adaletsizlik, çaresizlik ve geleceksizlik hissi, şiddeti besleyen en büyük zeminlerden biridir.
Medyanın cinayet ve şiddet haberlerini “aşk cinayeti”, “kıskançlık krizi” gibi hafifletici ve romantize eden başlıklarla sunması kesin olarak engellenmelidir. Şiddet, failin gerekçeleriyle değil, suçun vahşeti ve hukuki sonucuyla ekrana taşınmalıdır.