11 Eylül 2001 sabahı ABD'nin doğu kıyısından havalanan dört yolcu uçağı El Kaide mensubu 19 hava korsanı tarafından kaçırıldı. Uçaklardan ikisi New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin İkiz Kulelerine, üçüncüsü ABD Savunma Bakanlığının merkezi Pentagon'a çarptı. Dördüncü uçak ise yolcuların hava korsanlarına müdahale etmesinin ardından Pensilvanya'da bir araziye düştü.

Saat 08.46'da ilk uçağın Dünya Ticaret Merkezi'nin Kuzey Kulesi'ne çarpmasıyla başlayan saldırılar, saat 10.28'de aynı kulenin çökmesine kadar geçen yaklaşık 102 dakika içerisinde ABD'nin güvenlik anlayışını ve dünya siyasetinin yönünü değiştirdi.
Saldırılarda 19 hava korsanı dışında 2 bin 977 kişi yaşamını yitirdi. Kurbanlar arasında Dünya Ticaret Merkezi'nde çalışanlar, uçaklardaki yolcular, Pentagon personeli ile yüzlerce itfaiyeci, polis ve acil yardım görevlisi bulunuyordu.

BUSH SALDIRILARI SINIFTA ÖĞRENDİ
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, saldırıların gerçekleştiği sırada Florida'nın Sarasota kentindeki bir ilkokulu ziyaret ediyordu. Bush çocuklarla birlikte sınıftayken Özel Kalem Müdürü Andrew Card yanına yaklaşarak ikinci uçağın da Dünya Ticaret Merkezi'ne çarptığını ve ABD'nin saldırı altında olduğunu kulağına fısıldadı.
Bush'un haberi aldığı sırada sınıfta kalmaya devam ettiği birkaç dakika, 11 Eylül'ün hafızalara kazınan görüntülerinden biri oldu. Başkan daha sonra yaptığı açıklamalarda saldırıların sorumlularının bulunacağını ve ABD'nin kendisini savunacağını söyledi.
Washington'ın saldırılara verdiği yanıt kısa süre içerisinde yalnızca saldırıyı gerçekleştiren El Kaide'yi değil, örgüte destek verdiği düşünülen devlet ve yapıları da kapsayan geniş bir güvenlik doktrinine dönüştü. Bush yönetiminin “Teröre Karşı Küresel Savaş” politikası böylece başladı.

ABD BİR AY GEÇMEDEN AFGANİSTAN'A GİRDİ
Saldırıların arkasında Usame bin Ladin liderliğindeki El Kaide'nin bulunduğunun belirlenmesinin ardından Washington'ın ilk hedefi Afganistan oldu. Taliban yönetiminin Bin Ladin ve El Kaide kadrolarına ev sahipliği yapması, ABD'nin askeri müdahalesinin temel gerekçesini oluşturdu.
11 Eylül'den yalnızca 26 gün sonra, 7 Ekim 2001'de ABD ve müttefikleri Afganistan'da askeri operasyon başlattı. Taliban yönetimi kısa sürede başkent Kabil'den uzaklaştırıldı ancak savaş burada sona ermedi.
ABD'nin başlangıçta hızlı sonuç aldığı düşünülen Afganistan operasyonu zamanla Amerikan tarihinin en uzun savaşına dönüştü. Taliban yıllar boyunca kırsal bölgelerde varlığını korurken ABD ve NATO güçleri Afgan güvenlik kurumlarını oluşturmak ve merkezi hükümetin ülke üzerindeki kontrolünü güçlendirmek için milyarlarca dolar harcadı.
BİN LADİN 10 YIL SONRA ÖLDÜRÜLDÜ
11 Eylül saldırılarının planlayıcısı olarak aranan Usame bin Ladin ise Afganistan savaşının ilk yıllarında yakalanamadı. ABD istihbaratının yıllarca süren çalışmalarının ardından Bin Ladin'in Pakistan'ın Abbottabad kentindeki bir yerleşkede bulunduğu tespit edildi.
2 Mayıs 2011'de ABD özel kuvvetlerinin düzenlediği operasyonda Bin Ladin öldürüldü. Böylece Washington 11 Eylül'ün üzerinden yaklaşık 10 yıl geçtikten sonra saldırıların arkasındaki isme ulaşmış oldu.
Ancak Bin Ladin'in öldürülmesi Afganistan'daki savaşı sona erdirmedi. ABD'nin askeri varlığı yaklaşık bir on yıl daha devam ederken Taliban ülke içerisindeki gücünü yeniden artırmaya başladı.

20 YIL SONRA TALİBAN YENİDEN KABİL'DE
ABD'nin Afganistan'dan çekilme süreci 2021'de tamamlanırken Taliban beklenenden çok daha hızlı biçimde ülke genelinde ilerledi. Afgan güvenlik güçlerinin birçok bölgede dağılmasıyla Taliban 15 Ağustos 2021'de Kabil'e girdi ve yönetimi yeniden ele geçirdi.
Böylece 11 Eylül saldırılarından sonra Taliban'ı iktidardan uzaklaştırmak amacıyla başlayan savaş, 20 yıl sonra Taliban'ın yeniden Afganistan'ın yönetimine dönmesiyle sonuçlandı.
Kabil Havalimanı'ndan tahliye edilmeye çalışan binlerce kişinin görüntüleri ise ABD'nin Afganistan'daki 20 yıllık savaşının sembolik finali olarak dünya hafızasına kazındı.
İKİNCİ SAVAŞ IRAK'TA BAŞLADI
11 Eylül sonrasında şekillenen Amerikan güvenlik politikalarının ikinci büyük savaşı Irak'ta yaşandı. Bush yönetimi Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahlarına sahip olduğunu ve uluslararası güvenlik açısından tehdit oluşturduğunu savundu.
ABD öncülüğündeki koalisyon 20 Mart 2003'te Irak'a askeri harekât başlattı. Bağdat kısa sürede düştü, Saddam Hüseyin yönetimi devrildi ve Irak lideri aynı yılın aralık ayında yakalandı. Saddam, 2006'da Irak mahkemesinin verdiği kararın ardından idam edildi.
Ancak işgalin en tartışmalı gerekçelerinden biri olan aktif kitle imha silahı stokları Irak'ta bulunamadı. Bu durum savaşın meşruiyetine ilişkin tartışmaları büyütürken ABD'nin 11 Eylül sonrası dış politikasının en tartışmalı miraslarından biri haline geldi.
Irak'ın 11 Eylül saldırılarının faili olduğuna dair de kanıt ortaya konulmadı. Buna rağmen saldırıların ardından oluşan güvenlik ortamı ve Bush yönetiminin “teröre karşı savaş” doktrini, Irak müdahalesinin siyasi zeminini hazırlayan temel unsurlar arasında yer aldı.
IRAK'TAKİ GÜÇ BOŞLUĞUNDAN DAEŞ ÇIKTI
Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi Irak'taki siyasi ve güvenlik dengelerini kökten değiştirdi. Irak ordusunun dağıtılması, mezhepsel çatışmalar ve devlet otoritesinin zayıflaması, sonraki yıllarda radikal örgütlerin hareket alanını genişletti.
Irak El Kaidesi'nin devamı niteliğindeki yapılanmalardan gelişen DAEŞ, 2014'te Irak'ın ikinci büyük şehri Musul'u ele geçirerek dünya gündeminin merkezine oturdu. Örgüt kısa sürede Irak ve Suriye'de geniş bir bölgeyi kontrol ederek sözde “hilafet” ilan etti.
ABD bu kez uluslararası bir koalisyon oluşturarak Irak ve Suriye'deki DAEŞ hedeflerine yönelik geniş çaplı hava operasyonları başlattı. Böylece Washington, 11 Eylül sonrasında girdiği Irak'ta yıllar sonra farklı bir tehdide karşı yeniden askeri operasyon yürütmek zorunda kaldı.
11 EYLÜL NATO TARİHİNDE DE BİR İLKİ BAŞLATTI
Saldırılar yalnızca ABD'nin politikalarını değiştirmedi. NATO, kuruluşundan bu yana ilk ve bugüne kadar tek kez 11 Eylül'ün ardından Washington Antlaşması'nın 5. maddesini devreye soktu.
Bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasını öngören kolektif savunma mekanizmasının harekete geçirilmesi, Afganistan'daki uluslararası askeri varlığın şekillenmesinde de belirleyici oldu.
11 Eylül böylece NATO'nun Soğuk Savaş sonrasındaki görev tanımının değişmesinde önemli bir kırılma yarattı. Terörizm, sınır ötesi operasyonlar ve asimetrik tehditler Batılı ülkelerin güvenlik stratejilerinde giderek daha fazla yer almaya başladı.
HAVALİMANLARINDAN İSTİHBARATA DÜNYA DEĞİŞTİ
11 Eylül'ün etkileri savaşlarla sınırlı kalmadı. ABD'de İç Güvenlik Bakanlığı kuruldu, istihbarat kurumlarının yapılanması değiştirildi ve havacılık güvenliğinde çok daha sıkı uygulamalar hayata geçirildi.
Havalimanlarında yolcu ve bagaj kontrollerinin kapsamı genişletilirken kokpit güvenliğinden yolcu bilgilerinin paylaşılmasına kadar bugün olağan kabul edilen birçok uygulama 11 Eylül sonrasında şekillendi. Terör finansmanının takibi ve ülkeler arasındaki istihbarat paylaşımı da küresel güvenlik politikalarının temel unsurlarından biri haline geldi.
Bunun diğer yüzünde ise devletlerin gözetim yetkilerinin genişlemesi, kişisel verilerin korunması, mahremiyet ve temel haklar konusunda başlayan tartışmalar vardı. ABD'nin Guantanamo'daki gözaltı merkezi ve CIA'in sorgulama yöntemleri de “terörle mücadelede güvenlik-hukuk dengesi” tartışmalarının en tartışmalı başlıkları arasında yer aldı.
SAVAŞLARIN BEDELİNİ SİVİLLER ÖDEDİ
11 Eylül'de yaklaşık 3 bin insanın öldürülmesiyle başlayan süreç, takip eden yıllarda Afganistan'dan Irak'a, Pakistan'dan Suriye'ye kadar çok geniş bir coğrafyada savaşlara ve operasyonlara dönüştü. Askerlerin yanı sıra çatışmaların ortasında kalan yüz binlerce sivil yaşamını yitirirken milyonlarca insan yerinden edildi.
ABD'nin Afganistan'dan 2021'de çekilmesi, 11 Eylül sonrasında başlayan dönemin en önemli askeri sayfalarından birini kapattı ancak saldırıların oluşturduğu güvenlik düzeni tamamen ortadan kalkmadı. Terörle mücadele politikaları, istihbarat paylaşımı, sınır güvenliği ve askeri müdahale tartışmaları bugün de 11 Eylül sonrası dönemin izlerini taşıyor.






