Toplumda yıllardır kulaktan kulağa yayılan “çok içine attı, kansere yakalandı” cümlesi, ağır üzüntü, bastırılan duygular ve yoğun stresin kanserle doğrudan bağlantılı olduğu yönündeki inancı yeniden gündeme taşıyor. Özellikle yakınını kaybeden, uzun süre psikolojik baskı altında kalan ya da duygularını dışa vuramayan kişiler için sıkça kurulan bu ifade, kanserin nedenlerine ilişkin toplumsal algının da önemli bir parçası olmayı sürdürüyor. Ancak tıp dünyasında bu ilişkinin nasıl değerlendirildiği, halk arasındaki kabullerden çok daha farklı bir zeminde ele alınıyor. Konuya ilişkin TÜRKINFORM muhabiri Yaren Tekin'e değerlendirmede bulunan Prof. Dr. Saadettin Kılıçkap, stres ve anksiyetenin kansere neden olduğu yönündeki yaygın kanaatin bugüne kadar klinik çalışmalarla ortaya konulamadığını belirtti.
TOPLUMDAKİ YAYGIN KABUL
Kanser tanısı alan kişilerin yaşam öykülerine ilişkin yapılan değerlendirmelerde, çoğu zaman hastalık ile psikolojik yük arasında doğrudan bağ kuruluyor. Uzun süre üzüntü yaşamak, duyguları bastırmak, travmatik olayların etkisinden çıkamamak ya da yoğun kaygı hali, halk arasında kanserin temel nedenlerinden biri gibi yorumlanabiliyor. Prof. Dr. Saadettin Kılıçkap da toplumda bu yönde güçlü bir algı bulunduğunu belirterek, söz konusu düşüncenin bilimsel verilerle birebir örtüşmediğini anlattı.
Kılıçkap, “Halk arasında stres ve anksiyetenin kansere neden olduğu gibi yaygın bir düşünce olsa da bugüne kadar kansere neden olduğunu gösteren bir klinik çalışma bulunmamaktadır” dedi.

KLİNİK ÇALIŞMALARDA DOĞRUDAN BİR NEDENSELLİK GÖSTERİLEMEDİ
Kanserin oluşum süreci, genetik yatkınlık, çevresel maruziyetler, yaşam tarzı, sigara kullanımı, beslenme alışkanlıkları, enfeksiyonlar ve bağışıklık sistemi gibi çok sayıda değişkenin bir araya gelmesiyle şekilleniyor. Bu nedenle tek bir etkenin kanser üzerindeki rolünü net biçimde ortaya koymak her zaman kolay olmuyor. Stres ve anksiyete gibi psikolojik süreçler söz konusu olduğunda ise bu ilişkiyi doğrudan ölçmek ve kanser gelişimiyle birebir bağ kurmak daha da güç hale geliyor.
Prof. Dr. Saadettin Kılıçkap, bugüne kadar elde edilen klinik verilerde stresin ya da anksiyetenin doğrudan “kanser nedeni” olarak gösterilemediğini vurgulayarak, bu konuda toplumda yerleşmiş kesin ifadelerin bilimsel karşılığının bulunmadığını ifade etti. Kılıçkap’ın değerlendirmesine göre, mevcut bilgiler stres ile kanser arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kurmak için yeterli veri sunmuyor.
“STRES VE ANKSİYETENİN DERECESİNİ DEĞERLENDİRECEK BİR ÖLÇEK YOK”
Kılıçkap, stres ve anksiyetenin kanserle ilişkisinin araştırılmasını zorlaştıran temel başlıklardan birinin, bu duygusal durumların herkes için aynı biçimde ölçülememesi olduğunu söyledi. Kanser gibi çok faktörlü bir hastalıkta, kişinin ne kadar süreyle ne düzeyde stres yaşadığını standart biçimde belirlemek ve bunu yıllar içinde kanser gelişimiyle karşılaştırmak bilimsel açıdan önemli zorluklar taşıyor.
Bu noktada epidemiyolojik çalışmaların sınırlarına işaret eden Kılıçkap, “Zaten hastalığın doğası gereği stres ve anksiyetenin derecesinin değerlendirileceği bir ölçek olmaması nedeniyle epidemiyolojik bir çalışma yapılmasına da imkan bulunmamaktadır” ifadelerini kullandı.

KANSERİN DOĞASI ARAŞTIRMALARI GÜÇLEŞTİRİYOR
Kanserin ortaya çıkışı çoğu zaman tek bir ana bağlanmayan, uzun yıllara yayılan biyolojik süreçlerin sonucu olarak değerlendiriliyor. Bazı kanser türlerinde hücresel değişikliklerin yıllar boyunca sessiz biçimde ilerleyebilmesi, hastalığın başlangıç anını ve buna yol açan etkenleri net biçimde saptamayı zorlaştırıyor. Bu durum, stres gibi zamana yayılan ve kişiden kişiye değişen bir etkenin kanser üzerindeki olası rolünü araştırmayı daha karmaşık hale getiriyor.
Uzmanlara göre bir kişinin hayatının belirli bir döneminde yaşadığı yoğun stresin, daha sonra ortaya çıkan bir kanser vakasıyla doğrudan bağlantısını ortaya koymak için yalnızca psikolojik durumun değil, aynı zamanda genetik özelliklerin, yaşam alışkanlıklarının, çevresel faktörlerin ve eşlik eden hastalıkların da birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Prof. Dr. Saadettin Kılıçkap’ın açıklamaları da bu karmaşık tabloya işaret ederek, bilimsel olarak kesin hüküm vermenin neden zor olduğunu ortaya koyuyor.
"STRES VE ANKSİYETENİN BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ OLUMSUZ ETKİLEMESİ..."
Prof. Dr. Saadettin Kılıçkap, stres ve anksiyetenin kansere doğrudan neden olduğuna ilişkin kanıt bulunmadığını vurgularken, bu durumun stresin vücut üzerindeki etkilerinin tamamen önemsiz olduğu anlamına gelmediğini de belirtti. Uzun süreli stresin hormonal sistem, uyku düzeni, iştah, yaşam alışkanlıkları ve bağışıklık sistemi üzerinde etkiler yaratabildiği biliniyor. Bu nedenle, stresin dolaylı yoldan bazı biyolojik süreçleri etkileyebileceği değerlendiriliyor.
Kılıçkap, “Ancak stres ve anksiyetenin kişinin bağışıklık sistemini olumsuz etkilemesi ve bu nedenle de kanser oluşumunu tetiklemesi olasıdır” dedi.
STRESİN VÜCUTTA OLUŞTURDUĞU ETKİLER
Stres ve anksiyete dönemlerinde vücutta kortizol başta olmak üzere çeşitli hormon düzeylerinde değişiklikler meydana gelebiliyor. Uzun süren psikolojik baskının uyku bozukluğu, yeme alışkanlıklarında değişim, fiziksel aktivitenin azalması ve bağışıklık yanıtında zayıflama gibi sonuçlar doğurabildiği belirtiliyor. Bu tablo, doğrudan kanser nedeni olarak tanımlanmasa da vücudun genel savunma mekanizmaları üzerinde etkili olabilecek bir alan olarak değerlendiriliyor.
Öte yandan, stres altındaki bireylerde sigara ve alkol kullanımı, düzensiz beslenme, sağlık kontrollerini erteleme ve hareketsiz yaşam gibi davranış değişikliklerinin de görülebildiği biliniyor. Bu nedenle psikolojik yükün, yalnızca biyolojik değil, dolaylı davranışsal etkiler üzerinden de genel sağlık tablosunu etkileyebileceği ifade ediliyor.
“ÇOK İÇİNE ATTI, KANSER OLDU”
Toplumda sık kurulan “çok içine attı, kansere yakalandı” ifadesi, çoğu zaman yaşanan büyük travmaların ardından hastalığa anlam verme çabasının bir parçası olarak öne çıkıyor. Ancak Prof. Dr. Saadettin Kılıçkap’ın değerlendirmesi, bu cümlenin bilimsel açıdan kesin bir yargı olarak kurulamayacağını ortaya koyuyor. Mevcut klinik çalışmalar, stres ve anksiyetenin tek başına kanser nedeni olduğunu göstermiyor; buna karşın bağışıklık sistemi üzerindeki olası dolaylı etkiler araştırma başlıkları arasında yer almaya devam ediyor.





