Davanın üçüncü duruşması İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Silivri’de görülüyor. İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ ve Hüseyin Gün davada sanık olarak yargılanıyor.

Davanın önceki duruşmalarında mahkeme, sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar vermişti.

“4 SORU SORULDU, SIFIR YANIT”

İmamoğlu, MİT’e casusluk faaliyeti iddialarına ilişkin 4 soru yöneltildiğini ancak henüz hiçbir yanıt alınamadığını ifade etti.

İmamoğlu şöyle konuştu:

“Casusluk faaliyeti var mı, yok mu? Bunu doğrudan Millî İstihbarat Teşkilatı’na bu mahkeme sordu. Bir değil, iki kez sordu. Mayıstan bu yana, dört aydır MİT’in çok basit iki soruya yanıt vermesini bekliyoruz.

1- Benim ve diğer yargılanan arkadaşların casusluk faaliyetinde bulunduğumuza ilişkin MİT’in elinde bir rapor veya tespit var mıdır?” Sorunun bir tanesi bu.

2- Sayın Hüseyin Gün’e ait olduğu söylenen veriler ve ibb.gov.tr’ye ait olduğu söylenen veriler, TCK’nin 328’inci maddesi kapsamında, devletin güvenliği veya iç veyahut dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgilerden midir?

Artı bir soruyu ben sordum: “Sayın Hüseyin Gün’le fotoğraf çektiren İbrahim Kalın, bizi yabancı casuslardan korumakla görevli Millî İstihbarat Teşkilatı’nın başına getirilirken, ben Hüseyin Bey’le fotoğraf çektirdiğim için nasıl casus ilan ediliyorum?” diye sordum. MİT’in başkanına bunu sordum.

Bu arada Hüseyin Bey de bir soru sordu. O da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı adına Sayın Fuat Oktay tarafından kendisine verilen yetkilendirme yazısını gündeme getirdi ve bunun anlamını sordu.

Dört soru soruldu, sıfır yanıt. Millî İstihbarat Teşkilatı dört aydır bu sorulara cevap veremiyor ya.”

“CASUSLUK SUÇLAMASI AĞIR BİR İFTİRADIR”

İmamoğlu konuşmasına şöyle devam etti:

“Burada yargılanan üç dava arkadaşımın da, bu mahkemede tanıştığım Hüseyin Gün dahil, böyle düşündüğünü kendi seslerinden duyacaksınız.

‘Benimle ve diğer yargılananların casusluk faaliyetinde bulunduğumuza ilişkin MİT’in elinde bir rapor veya tespit var mıdır?’

Dört aydır cevap vermeyen MİT’e, başındaki İbrahim Kalın’a tekrar soruyorum: Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken hangi bilgileri kime vermişiz?

Bu soruya ya somut bir cevap vereceksiniz veya veremiyorsanız bunun deli saçması bir iddiadan ibaret olduğunu kabul edeceksiniz. Ortası yok!

Öyle uydurup suçlamaları ortaya atıp şerefimize, namusumuza, onurumuza saldırıp ondan sonra kimse kulağının üzerine yatamaz. Bu soruların cevabı olmak zorunda.

Hadi davayı MİT’e sormadan, tamamen uyduruk gerekçelerle, hiçbir dayanağınız olmadan açtınız. Şimdi geç de olsa soruyorsunuz. Koskoca dört ay boyunca gerçeği niçin söylemez? Allah aşkına!

Peki, diyelim ki cevap vermedi. Siz kaç ay daha bekleyeceksiniz? Kaç ay daha bu insanların hakkını gasp edeceksiniz? Kul hakkı yiyeceksiniz?

Mahkemenizin karşısında üçüncü kez bulunuyorum. Hakkımda düzenlenen iddianamenin tamamen politik kaygılarla hazırlanmış, hiçbir somut olgu içermeyen, tutarlılıktan yoksun ve maalesef yalanlarla, evet yalanlarla bezeli olduğunu daha önce dile getirmiştim. Tekrar dile getiriyorum.”

“SİYASİ MÜCADELEMİZ DEVAM EDECEK”

İmamoğlu, “BM kürsüsünden dünyaya adil düzen çağrısı yapıyor beyefendi. ‘Güçlünün hukuku olmaz’ diyor. Türkiye’de rakibini cezaevine atıyor. Rakibine ‘ahmak’ kelimesi üzerinden siyasi yasa vermeye çalışıyor. Ben defalarca karşısında seçim kazandım. Kendisine sesleniyorum siyasi mücadelemiz devam edecek ama devletin kurumları hiçbir hesaplaşmanın tarafı olmamalıdır” dedi.

İmamoğlu konuşmasına şöyle devam etti:

“Denetlenen ve denetleyen makamlar aynı koltuğa sığışmışlar. Buna devlet mi denir ya, buna hukuk mu denir, bu nasıl devlet ciddiyeti? Bunlar Ekrem İmamoğlu hakkında casusluk davası açacaklar. MASAK sisteminde siyasi nüfuz sahibi kişiler için özel bir koruma katmanı varmış. Kara parayla mücadele kılığında iktidarın kirli parasını koruyan bir düzen. Böyle şey olabilir mi ya? Bu mudur milli güvenlik?

Bir tarafta bunlar yaşanırken diğer tarafta yargının bütün dikkati kimlere ve nelere çevriliyor? Hatırlatayım; benim çocukluk arkadaşlarım biliyor musun? Çocukluk arkadaşlarımı tuttular öbür tarafta. Benim çocukluk arkadaşlarım. Belediyede gariban şoförler aylarca yattı aylarca. Efendim gözaltına almışlar. Neymiş? 20 milyar dolarlık vurgunu yapan kurumların başındaki insanlar lütfen gözaltına alındılar bu arada onu söyleyeyim. Aldılar, bıraktılar, aldılar, bıraktılar, lütfen gözaltına alındılar. Peki, alın bakalım şoförleri de almayın bu arada yani. Almayın da alın bakalım şoförlerini. Alın bakalım aile fertlerini. Arkadaşlarımı orada tutsak, tanıdığım yani sonradan tanıdığım insanlar, kendisi burada ifade veriyor, savcı diyor ki karın da öbür tarafta haberin olsun. Kayınbiraderin de öbür tarafta. Buradan itirafçı yarattılar, itirafçı. Şimdi dökülüyorlar, tel tel dökülüyorlar. Ve buradan Ekrem İmamoğlu’na suçlu diyecekler. Hadi oradan! Hadi oradan!

Ben milletin ne dediğine bakıyorum onu söyleyeyim. Benim çocukluk arkadaşlarım ya ve bu insanların, bu ailelerin çarşaf çarşaf fotoğrafları, filmleri TRT’de benim paramla benim paramla bana küfür ettiler. Aileme, buradaki insanların ailelerine, namusuna, haysiyetine, şerefine dil uzattılar. Benim makam aracımın giderleri üzerinden spekülasyon yapmaya çalıştılar. Neymiş? 200.000 liralık benzin almış falanmış filanmış. Sülale boyu vakıflarda, saray koridorlarında dönen milyarlarca dolar kimsenin umurunda değil. Ama belediye aracının yakıt bedeli çok büyük kamu zararı diye servis edilip yargılama konusu yapılıyor.

Ben, yandaki Avrupa’nın en büyük utanç verici duruşma salonundan buraya geliyorum. Yani arkadan izleyenin hakimi görme şansı yok. Hakim böyle miniminnacık noktaya dönüşüyor. Ben de orada duranları görmüyorum. Neymiş? Avrupa’nın en büyük duruşma salonuymuş. İftiralarla, beyanlarla kurgulanmış bir davadan buraya geliyorum. Yani ve orada tek sebep ne biliyor musunuz? Belediyeleri ele geçirelim, ana muhalefet partisini yok edelim ve aynı zamanda Ekrem İmamoğlu’na gereken zalimliği yapalım.

Ya bakınız, buradan hatırlatayım. Sadece İstanbul’da, İstanbul Büyükşehir Belediyesi dahil 58 gözaltı dalgası yapılmış, 58. Sadece bu 58 gözaltı dalgasında 1556 kişi gözaltına alınmış. Bakın 1556 kişi gözaltına alınmış. Bu 1556 kişinin neredeyse tamamı, 4 gün o pislik içindeki Vatan Caddesi’nin bodrumunda 4 gün tutuldu. Sadece o 1556 kişi, sadece o 1556 kişi, yaklaşık 5500 gün orada tutuldu biliyor musunuz? 5500 gün! Toplamına, zulmün büyüklüğüne bakar mısınız? Ve bunların içinden 353 kişi tutuklandı. Hala 250 kişi tutuklu.

Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? İnsanların hayatından sadece gözaltında Vatan Caddesi’nin o altında o pislik yerde 14 yıl çalındı, 14 yıl, 15 yıl çalındı. Operasyonların başladığı günden bugüne, insanların tutuklu kaldığı süreyi artık ben hesaplayamıyorum, şey gibi geçiyor, yaklaşık 90.000 gün. 90.000 gün insanlar hapiste yattı. İstanbul’daki operasyonlardan. Nedir? Adaları çalalım, Üsküdar’ı çalalım, Bayrampaşa’yı çalalım. Böyle bir şey olabilir mi ya? Bu millete yedirecekler ya. Ve yaklaşık 240 yıldır bu millet hapiste. 240 yıldır! 1,5 senede olanları anlatıyorum size. Çocuk oyuncağı değil yani. Bir insanın ömrünü düşünün ya. 3 asırdır bu insanlar hapiste yatıyor, 3 asır. Casusluk davasını vesaireyi de saymıyorum bu arada. Belediyelere yapılan operasyonları sayıyorum. Onun için bu iktidarın işlediği günahların haddi hesabı yoktur.

Bu ülkede adalet terazisinin bir kefesinde iktidar vardır unutmayın, orası dokunulmazdır. Orada hesap yapmak yoktur, orada denetim yoktur. Öbür kefesinde ise üzerine itiraz edenler vardır. Orada yargılanmak, susturulmak, gözaltına alınmak, taciz, işkence her şey vardır. İşte bütün bunların bedeli çok ağır. Bütün bunların bedeli emeklilerin aç kaldığı bir Türkiye’dir. Bütün bunların bedeli asgari ücretlilerin açlık içinde olduğu bir Türkiye’dir. Bir ömür çalış, devletine güven duyan bu insanlar sefalete mahkum edilmiştir. İşte bunun sonucu nedir biliyor musunuz? Anayasa Mahkemesi önünde, 2 çocuk babası emekli bir yurttaşımız Ali Şekeroğlu, ‘para için değil, onurumuz için’ diyerek canına kıymıştır.

Bunların hepsinin sebebi işte bu casusluk davası gibi davalardır. İddia makamı duyun bu sesi. Sorumlusunuz, sonuna kadar. 5 günde 7 emniyet mensubumuzun intihar ettiğinden bahsedildi geçen hafta. Kimse bunları duymadı. Bu ülkede bir boş yazar kasa iktidar değiştirmişti. Nereden nereye geldik değil mi? İşte bunlar baskının sonucu. İsteyen istediği kadar umarsızca dinlesin, isteyen istediği kadar umursamasın. Bu millet günü geldiğinde hesap soracak. Bugün bir emekli Anayasa Mahkemesi’nin önünde canına kıyıyor ya. İktidar medyası bu haberi görmüyor bile, irdelemiyor bile. Çünkü görmek zorlarına gidiyor. Çünkü bu tablo onların tercihlerinin sonucudur.

Yarın tüm yandaş medya emekliyi öldüren yoksulluğu kader diye sunar biliyor musunuz? Tıpkı fon soygununun faillerinin zamanında yatırımcı diye sunulduğu gibi. Hatta şu anda bile en yetkili ağızdan miniminnacık bölümünde bir sorun var diyerek geçiştirme çabasında olduğu gibi.

Bu ülkede sürekli yer değiştiriyor. Seçmen analizi yapanı casus ilan ediyorlar. Tersine çevrilen bu düzende, söylem ile gerçeklik arasındaki uçurum artık ölüm büyüklüğüne ulaştı, ölüm! Ölüm! İnsan kendini öldürüyor bu ülkede.

Bunun ağırlığını hissedin. Hissetmek zorundayız ey milletim, aziz milletim, kıymetli halkım! 25 yılda birikerek büyüyen bu çürüme, bu yoksulluk, bu yağma, bu denetimsizlik, bunların hepsi 25 yıllık iktidarın marifetidir. Kendiliğinden olmadı. Tasarlandı, korundu, büyütüldü ve bu çürümeyi görmek istemeyenler susturuldu. Susturulmaya da devam ediliyor.

Gerçeği söyleyenlere karşı kullanılan yöntemlerden biri de seslerini duyurabilecekleri mecraları kapatmak. Şimdi onu yürütüyorlar. Mecraları kapatıyorlar. Ben alışığım, sosyal medyamın, hesabımın defalarca kapatıldığını biliyorsunuz. Yayınlanmamış kitabım toplatıldı ya! 16 polis memuruyla yayınlanmamış kitabın daha baskıya girmeden matbaası basıldı ya! Çünkü bu iktidar için en büyük tehlike, seçmen analizi değil, gerçeğin görülmesidir, gerçeğin! En büyük tehlike! En büyük casusluk veri toplamak değil, onları ifşa etmektir! Onları ifşa ettin mi casussun sen!

Bu yüzden bugün mahkemeye taşınan suçlama ile ülkenin karşı karşıya olduğu gerçek sorunlar arasındaki mesafeye dikkat çekiyorum, çekmeye devam edeceğim. Seçmen analizi yapan casusmuş ama milyarlarca dolarlık organize soygunun failleri özgürce dolaşıyor. Henüz müsait değilmiş. İfade bile vermiyormuş. Henüz müsait değilmiş. Milyarlarca...

Benim babam burada, biz 35 yıldır ticaret yapıyoruz. 35 yıldır ticaret yapıyoruz. Benden önce bir 30 yılı daha var. Ben, 35 yılda biriktiremediğimi, 3 bin 300 tane daire, villa, iş yeri yapan bir insan olarak, bir tacir olarak biriktiremediğimi vatandaş karı-koca 4 ayda almış ya! 4 ayda almış ya! Rezalete bakar mısınız, binlerce insan çalışsın... Ve biz aile boyu, aile boyu hesapları blokaj altında, hesapları blokaj altında, hayatı blokaj altında, tecrit altındayız.

Anlatıyorlar ya bize sistem sistem diye; kişi kendinden bilir işi misali onların zihniyeti, yarattıkları sistem denetleyeni denetlenenle aynı koltuğa oturtur. Soyanı korur, sorgulayanı hapseder. Konuşanın hesabını kapatır, susanı ödüllendirir. Casusluk diye seçmen analizini mahkemeye taşır, milyarlarca dolarlık soygunu ise ‘soruşturuyoruz’ diye rafta tutar.

Ben bu salonda dün seçim kampanyasının dijital stratejisinden yararlanıyordum ama bu ülkenin gerçek davası bu salonun dışında. Ali Şekeroğlu, rahmetli, bu ülkede artık emeklik maaşıyla geçinemediği için Anayasa Mahkemesi önünde canına kıyarken, birilerinin fon soygununun faillerini koruduğu bir Türkiye’deyiz. Ey halkım bunu duyun! Anayasa Mahkemesi önünde canına kıyan bir emekli polis bu ülkede yaşandı. Allah rahmet eylesin, öldü gitti; yoksulluğunu, açlığını bile yaşayamadı. Ama aynı anda bu ülkede birilerinin fon soygununun failleri ko-ru-nu-yor! Bir kişiye bakmamızı istiyorlar. Yüzlerce kişi var orada. Aldanmayın! Aldanırsanız yokuz, aldanmazsanız varız ey halkım!

Bu iktidar emeklinin açlığa mahkûm edildiği bir ülke yarattı. Seslerin kesildiği, muhaliflerin casuslukla yargılandığı bir ülke yarattı. Millet bütün bunlara şahittir, tarih her birini not edecektir. Çağlar geçecek bu iktidarın yasakçı, jurnalci, despot uygulamaları unutulmayacak. Kürsüde vatan, millet edebiyatı yapanlar kendi elleriyle imzaladıkları anlaşmaların hesabını verecektir. Bu kof hamasetin arkasındaki gerçeklerin hepsi kayıtlara geçti; günü geldiğinde millet hesabını soracaktır.

Cumhurbaşkanı’nın ülkeye verdiği en büyük zararlardan biri, hukuk devletinin üzerine katran dökmüş olmasıdır. İktidarda kalabilmek için yargıyı siyasi bir aparat haline getirmiştir. Siyaset üzerinde yargı eliyle vesayet kurmaya çalışmıştır. Birleşmiş Milletler kürsüsünden dünyaya ‘Adil düzen’ çağrısı yapıyor beyefendi. New York’ta güçlü olanın değil, haklı olanın sözünün geçmesini istiyor. Ne kadar ilginç! ‘Güçlünün hukuku olmaz’ diyor. Vay anasını! Ama Türkiye’de rakibini cezaevine yolluyor. Dünyadan adalet istiyor, kendi ülkesinin cumhurbaşkanı adayı casusluk suçlamasıyla yargılanıyor. Rakibine ‘ahmak’ kelimesi üzerinden siyasi yasak vermeye çalışıyor. Düşünebiliyor musunuz?

Ben, defalarca karşısında seçim kazandım. Buradan kendisine sesleniyorum: Siyasi mücadelemiz devam edecek ama devletin kurumları, hiçbir siyasetçinin kişisel hesaplaşmasının aracı olmamalıdır. Kurumların tarafsızlığına duyulan güven hepimizin, bakın tekrar ediyorum, hepimizin ortak meselesidir. Çünkü kurumlar, devlet, adalet bu ülkenin temeli; bunu yok etmeyin, sarsmayın! İktidarlar değişir, partiler değişir, bakanlar değişir, milletvekilleri değişir, cumhurbaşkanı değişir ama devlet kalır! Siz diyorsanız ki ‘Ya devlet gitsin ben kalayım’, bu olmaz! Bu olmaz! Onun için siyasi mücadelemiz devam edecek.”

“HUKUKU İSTİSMAR EDEREK HUKUKSUZLUK YAPAN HİÇ KİMSE YANINA KÂR KALMAYACAK”

“Geçenlerde durmuş saatin bir kez doğru zamanı gösterdiği gibi Adalet Bakanının bir sözü var: ‘Hukuku istismar ederek hukuksuzluk yapan hiç kimsenin yanına kâr kalmayacak’ demiş. Evet! Bugün başkalarına hesap soranlar, yarın verdikleri talimatın, hukuksuzlukların ve ülkeye ödettikleri bedelin hesabını adil mahkemelerde milletin huzurunda tek tek verecektir; doğru söze ne denir?

İki gün sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni yasama dönemine girecek. Yani aziz milletimize ait olan bu Gazi Meclisin varlığını koruması gerekiyor. Kurtuluş Savaşı’nı vermiş olan bu yüce Meclisin bitirilmemesi gerekiyor. Bunun da tek yolu, siyasi rakiplerinizi davalarla, soruşturmalarla, tutuklamalarla siyaset alanının dışına itmek değil; tam aksine demokrat bir ortam yaratmaktır. Bir devlet- bir ülkenin devlet kurumları siyasi mücadelenin içinde taraf gibi görünmeye başlıyorsa bundan yalnızca muhalif olan zarar görmez; devletin kendisi zarar görür, buradaki herkes kaybeder. Dışarıdaki 87 milyon insan kaybeder; bunu yapan insanların bile geleceği kararır.”

“FATMA BETÜL SAYAN KAYA” TEPKİSİ

Fon skandalına tepki gösteren İmamoğlu, “Milyar dolarlık fon vurgunu ortada. Üst düzey saray siyasetinin parmakları bu fon vurgunun içinde” ifadelerini kullandı.

İsim vermeden “110 bin dolarlık İBB bursu” ile ABD’ye giden AKP’li Fatma Betül Sayan Kaya’nın fon skandalında yaptığı 2 milyarlık vurguna değinen İmamoğlu, “Bir kadına İBB 110 bin dolar burs vermiş. Ekrem İmamoğlu, millete burs verdi. O yüzden ben buradayım. Aynı kadın defalarca kuruma çağrılıyor cevap bile vermiyor. Bu mektuplar bize yazılırken aynı anda başbakana da danışmanlık yapıyor. Cumhurbaşkanı o zaman başbakan. “Henüz müsait değilmiş. İfade bile vermiyormuş. Benim babam burada Biz 35 yıldır ticaret yapıyoruz. 35 yıldır biriktiremediğimi karı koca dört ayda almışlar. Rezalete bakar mısınız?”” dedi.

İmamoğlu şöyle konuştu:

“Hangi ülke? NATO’nun bütün devletleri buraya geldi. Bekledim ki zat-ı muhterem sorsun onlara ‘Ya bu Ekrem casusmuş. Tanıyan var mı?’ ‘Ey CIA! Ey MI6! Veya diğer ülkeler ya da onların faaliyet gösteren şeyleri, istihbarat teşkilatları.’ Yani sorsun, diyordu ya ‘Ey Amerika! Ey Amerika, ya Ekrem İmamoğlu casus mu, anlat bakalım, dostum’ diyor ya. Yani 20 senedir F-35 alacağı var ya mesela, hani onu alamadı bari bunu öğrenip gelseydi New York’tan. Onu alamadın, bari bunu öğrenip gelseydin, işine yarasaydı. Bunu bile, bunu bile bekledim biliyor musunuz, NATO’da sorarlar diye. Veya New York’tan sorarlar diye bekledim. Bunu yapamadı. Yapamaz, çünkü yok! Ekrem İmamoğlu öyle bir insan değil.

Ekrem İmamoğlu, İstiklal Marşı’nın bütün kıtalarını ezbere bilerek hayatını geçirdi ve öyle büyütüldü. Vatan, millet sevgisi... Bu ülkenin her insanını severek büyüdü. Ama kendini sevenlerden hiç olmadı. Kendine aşık insanlardan hiç olmadı. Koltuğa yapışanlardan hiç ama hiç olmadı. Koltuğa yapışanlara biat edip kulluk edip elini, eteğini öpenlerden olmadı, olmayacak! Ne el, ayak öpenleri sever; ne el, ayak öptürenleri sever. Her ikisine de karşıdır Ekrem İmamoğlu. Onun için buradayım, onu biliyorum; ama devam edeceğim bu mücadeleye.

Allah aşkına! Bunların cevaplarını somut delillerle görmek istiyorum ben. Yeter! 3. duruşma... 4 mü, 5 mi, 6 mı, 7 mi? Hangi kaç tane daha duruşmaya gelecek bu insanlar? O bakımdan, huzurdaki davada beni casuslukla suçluyorlar. Seçmen analizi yapıyormuşum, dijital strateji kuruyormuşum, veri topluyormuşum ve bu milli güvenliği tehdit ediyormuş! Yani saçmalığa bakar mısınız? Ya 2019’da, 2019’da 13 bin 600 oyla kazandığımız bir seçimi iptal edenler belli. İptal edenlere karşı bu milletin tavrı, tepkisi belli. Buradan casus çıkarmaya çalışıyorlar ya! Oradaki muhteşem 7 aylık halkın demokrasi direnişinde casusluk çıkarmaya çalışıyorlar.

Tabii yalanla, iftirayla dolu bir süreç; tümüyle koltuğunu koruma amacıyla ortaya konmuş bir süreç. Madem devletin güvenliğinden söz ediyoruz, devletin kurumlarından söz ediyoruz... Ben hani güncel bir ara not düşeyim. Vatandaşın birikimlerinin korunduğuna, nasıl korunduğuna bugün hepimiz şahitlik de ediyoruz. Milyarlarca dolarlık fon vurgunu ortada. Kafasını kuma sokmuş insanlar ya! Böyle bir fotoğraf görüyorum; deniz sahili, böyle kocaman bir kumsal, kafasını kuma sokmuş yüzlerce insan... Yüzlerce! Kafası kumda, zannediyor kimse onu görmüyor, her şey ayazda. Böyle bir durumdayız yani. Şu anda Ankara’da Türkiye’ye gösterilen böyle bir fotoğraf. Ayıptır ya! Ayıptır, ayıptır! Niye? Vatandaşın birikimi buharlaşmış, emeklinin tasarrufu çalınmış.

Fon vurguncuları hakkında daha önce gerekli yerlere de uyarı yapılmış bu arada. Hatta bu uyarıyı yapan insanları, birkaç insanı alıp hemen gözaltına atmışlar. Aynı gün, aynı gün! Hatta utanmadan, gözaltına aldıktan sonra bir kısım bu işin, bu vurgunun önde giden insanları ‘İyi ki tutuklatmadım’ diye de laf etmişler. Yani tutuklatma yetkisini bile kendinde gören insanlar bunlar. Çünkü niye? Bu işin içinde olan herkes bu iktidarın fertlerinin insanları. Eşi, dostu, akrabası... Akrabası, damadı, gelini; hepsi bu işin içinde! Bu işin içinde, çünkü üst düzey bürokrasi ve saray siyasetinin parmakları bu fonların içinde. Bunu bilelim ya! Bu kadar ayan beyan. Düzenlenecek olanlar da onlar, denetleyecek olanlar da onlar, düzenleyecek düzenleyen de onlar ya! Böyle bir durumdayız ya.

Okuyunca şok oldum, düşünsenize: Devlet Denetleme Kurulu—yeni Cumhurbaşkanlığı sistemindeki en önemli Devlet Denetleme Kurulu’nun başkanı—aynı zamanda Borsa İstanbul yönetim kurulu üyesi! Haydi bakalım! Buna ne deriz, bunu nasıl anlatırız? Buradan soru çıkacak. Eşler, dostlar, akrabalar, nepotizm böyle yani zirve yapmış!

Ha, ben akrabamı olduğum yere sokmadım ya! Akrabamı olduğum yere sokmadım. Kural getirdik; bir yönetici varsa onun akrabası yönetici olamaz. Bir yöneticinin akrabası işe alınamaz. Bak bu kadar ileri taşıdık meseleleri, arkadaşlarım şahittir. Ayıptır ya! Biz bu kurallarla devlette görev yaptık 11-12 senedir. Niye? Milletin evlatları olsun diye. Niye? Milletin evlatlarına burs verilsin diye. Bir kadına, genç bir kadına 110 bin dolar İBB burs vermiş, 110 bin dolar! Ekrem İmamoğlu ne yapmış? 5,5-6 senede bugünün parasıyla 12,5 milyar lirayı 600 bin çocuğa dağıtmış. 12,5 milyar lirayı... Onun için ben buradayım.

Burada bulunanların belki farkında değildir; yeğenidir, komşusudur, tanıdığı bir çocuktur burs aldıysa İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden. Niye? Kendi parası çünkü. ‘Milletin parası millete verilecek’ dedik biz, onun için. Ama bir kadın 110 bin dolar... Aynı kadın defalarca ‘Hadi burs aldın gittin yurt dışına, yaptın mı yapmadın mı o da belli değil, hadi geri dön hizmetini yap’ diye kuruma çağrılıyor, cevap bile vermiyor; kuruma bile gelip kuruma hizmet bile etmiyor. Kayıtlı, tespitli! Bunu yaşattılar bize ya! Bu mektuplar kendisine yazılırken Sayın Cumhurbaşkanı o zaman Başbakan, aynı anda Başbakan’a da danışmanlık yapıyor. Benim yanımda öyle biri gezecek, kovarım onu biliyor musunuz, kovarım! Bedelini ödettiririm ona.

Onun için şimdi bunu tespit ediyor, kim tespit ediyor? Ana muhalefetin sözcüsü açıklıyor. Peki ana muhalefetin sözcüsü açıkladı, açıkladı. Yahu Allah aşkına, ‘Üç kişi, üç kişi Beylik laflar etti. ‘Kim yaptıysa ortaya çıksın.’ Neymiş? AK Parti’nin sözcüleri acayip laflar ediyormuş. ‘Kim yaptıysa ortaya çıksın. Kim yaptıysa kendini ihbar etsin. Gitsin teslim olsun.’ Vay anasını ya! Devleti düşürdükleri duruma bakar mısınız?

Bakın ben gözlerimi kapatayım, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yöneticilerinden, teftiş kurullarından şöyle parmağımı gezdireyim, bir tanesinde dursun, böyle üç tane adam seçeyim, üç tane kadın seçeyim; Ankara’ya gitsinler, bilgisayarın başına otursunlar, kaç kişi kaç yüz milyon dolarları götürmüş bir saatte, bakın bir saatte ortaya çıkartmazsa ben namerdim! Alın size casusluk hikayesi! İddia makamı, alın size casusluk hikayesi! Yazabiliyor musunuz? Var mı gücünüz? Var mı cesaretiniz? Yok, ben biliyorum. Siz cevap vermeyin, yok! Cesaretiniz olamaz sizlerin.”

“ABSÜRT DAVA TARİHE GEÇECEK”

İmamoğlu, “Bir gün diplomamı, bir gün makam arabamı savunuyorum. Belediyecilik faaliyetlerimi savunmaya çalışıyorum. Bu şekilde bir süreç ilerlerken absürt dava tarihe geçecek” dedi.

“Bugün ise ‘casusluk’ isnadıyla yeniden sanık kürsüsündeyim. Bazen aynı günde üç duruşmaya girdim. Bazen aynı günde, bir haftada beş günde beş duruşmaya girdim. Bütün bunların tamamı, tamamı, iddia ediyorum, ‘Allah akıl fikir versin’ diyeceğim iddia makamının temsilcileri tarafından kaleme alınmıştır” diye konuşan İmamoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlerle dolu bir süreci Türkiye’ye yaşatmışlardır. Bunların failleri, er ya da geç, kim ise kim ise, bu millet huzurunda, adil mahkemelerde hesabını vereceği günler yakındır. İşte bu yöntemlerle Türkiye’yi altüst etmenin yanı sıra, sadece ülkeyi altüst etmek değil, aynı zamanda ekonomik, sosyolojik, psikolojik bedelleri de bu millete çok ağır olmuştur. İddia ediyorum, ağır bilançonun milletin sırtına yüklenen, 87 milyonun cebinden çıkan, bizzat cebinden çıkan rakamı; dövizden enflasyona, borsadan sanayiye, düşürülmeyen faizden gıda enflasyonuna kadar, iddiayla ifade ediyorum, 250 milyar doları aşmıştır.

Bu bedel, kayan bir avuç yandaş hariç... Yani bunun adı ister güncel adıyla fonda vurgun yapan kişiler olsun, ister ihale peşinde koşan bir avuç insan olsun ya da siyasetin içinde, kapalı kapılar ardında veya başka görevlerdeyken bundan nemalanan insanlar olsun; bunlar hariç, bu milletin her evladını, burada bulunan herkesi, güvenlik gücünden izleyicisine, gazetecisinden ailelere, hukukçulara varana kadar herkesi derinden ilgilendirmektedir.

İşçiyi, öğrenciyi, genci, emekliyi, ev kadınını, yuva kuramayan kızlarımızı, oğullarımızı, sanayiciyi, çiftçiyi, üreten herkesi ilgilendirmektedir. İşsizliği ilgilendirmektedir. Okula aç giden ve açlık içerisinde karnını doyuramayan o mini minnacık kızlarımızı, oğullarımızı, ilkokula giden çocuklarımızı ilgilendirmektedir. Hayatını kaybeden emekçilerimizi ilgilendirmektedir.

Onun için bütün bu dediğim maliyet, kuruş kuruş, lira lira milletin cebinden, bir başka elin oraya girip çıkmasıyla ne yazık ki çıkmıştır. Milletimizin cebinden bu paralar harcanmıştır.

Bu bedeli, yakın coğrafyamızdaki savaşların etkisi falan filan diye sakın kimse yedirmeye çalışmasın. Onun etkisi bunun dışında. Bu rakam gerçek; hesabı yapılmış, kitabı yapılmış bir rakamdır.

Ve yine son günlerin, önümüzdeki süreçte hayatımızı çok etkileyecek, bedeli ağır olacak, iktidar eliyle gerçekleşen ‘asrın soygunu’, ‘fon vurgunu’ da buna dahil değildir.

Ekim 2024’te başlayan muhalif belediye operasyonları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve şahsıma yapılan operasyonla zirve yapmış ve kendine ait olmayan, millete ait olan koltuğu kaybetme korkusu, yorgun, bitkin, yaşlı, üretemeyen, metal ve mental tükenmişliğin, politik her türlü çöküşünün verdiği tarifsiz korkuyla diplomamı, 35 yıl önceki emeğimi elimden alacak kadar gözlerini karartmış, gözleri dönmüş bir biçimde; ‘ahmak’, ‘çirkin’, ‘nezaketsiz’ gibi davalar açarak ve bunlardan da medet umarak tarihe kara leke olarak, trajikomik kimlikler olarak geçmişlerdir, geçmeye devam ediyorlar.

Bir iktidar konumunda, her türlü ayak oyununu, devleti temsil eden insanlar, her türlü ayak oyununu kapalı kapılar ardında, akla hayale gelmeyecek... Yani bu ülkede, köprüyü, Galata Kulesi’ni satanların bile, o geçmişte trajikomik diye gülerek ifade ettiğimiz, yalancı emlakçılık yaparak millete ait olan şeyleri satanları bile düşündürecek, ‘Bu şeytanın aklına gelmez’ dediğimiz işleri yapacak şekilde türlü ayak oyunlarını yapar hale gelmişlerdir.

Yazıklar olsun, gerçekten yazıklar olsun.

İki yılda, iki yılda şahsıma 20’ye yakın dava ile muhatap edildiğim bir süreci yaşattılar. Mevcutta 13 tane ceza davası ile mücadele etmekteyim. Bu mahkemelerde 23’e yakın hâkim değişikliği yapılarak adil yargılanmamın tümüyle engellendiği bir ortamı yaşamaktayım.

23’e yakın diyorum; artık ben sayamıyorum. Kaç kişi değişti, kim geldi, kim gitti, kim kimdir... Bir mahkemeden öbür mahkemeye hâkimleri bile tanıyamaz duruma geldim.

Tarifi gerçekten imkânsız, anlatması gerçekten çok zor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, bin yıllık geleneğimize yakışmayan, utanç verici, herkesin eve gidip gerçekten ellerinin arasına kafasını alıp düşünmesi gereken bir dönemi yaşıyoruz.

Yani biz bu duruma nasıl geldik? Bu ülke nasıl kuruldu? Yani bu ülkenin evlerinde insan kalmadı. Sadece 103 yıl önce benim evimde bile, benim evimde bile şehitler, gaziler vardı. Her insanın evinde insanlar kalmadı. Evlerde, 13 milyon nüfusu olan bir Cumhuriyetin neredeyse 8 milyonu kadın, 5 milyonu erkek; çünkü herkes cephelerde hayatını kaybetmiş, ülke kurmuş bu Cumhuriyet...

103 yıl sonra, şahsi menfaatleri üzerine her şeyi yapabilecek insanlarla Saray’ın içine sıkışmış bir devlet yapısını nasıl kurdu? Bunu herkesin ellerinin arasına kafasını alıp düşünmesi gerektiği günlerdeyiz.

Evet, yani 19 Mart’tan bu yana hakkımda yürütülen yargı süreçlerinin her birinde farklı bir suçlamayla karşı karşıya bulunmaktayım. Bu salonlarda çok duruşmaya giriyorum. Bir gün diplomamı savunmak zorunda kalıyorum; neyini savunacaksam... Bir gün belediyecilik faaliyetlerini, bir gün makam arabamın açıklanması benden isteniyor.

Bugünün parasıyla 200.000 TL aylık kirası olduğunu gördüğüm kiralık, belediye tarafından kiralanmak üzere olan arabayı reddediyorum. Kendi arabamı bila bedel kamuda kullanmak üzere belediyeye tahsis ediyorum. Bununla yargılanıyorum.

Hesapladım; kamuya benim, bırakın zararı, sağladığım fayda 30-35 milyon TL. Çünkü 12 sene ben kendi aracımı kullandım. Niye? Belediyenin 200.000 TL’ye araba kiralaması ağrıma gittiği için kendi arabamı kullandım. Bununla bile yargılanıyorum.

Bir gün diplomamı, bir gün makam arabamı savunuyorum. Belediyecilik faaliyetlerimi savunmaya çalışıyorum. Bu şekilde bir süreç ilerlerken bir absürt dava tarihe geçecek.

Yani gerçekten bunu yazan iddia makamına diyorum ki: Allah size akıl fikir versin. Çok net dua ediyorum. Yaradan beni duyar inşallah; onlara faydası olsun diye bunu söylüyorum.

Bugün ise ‘casusluk’ isnadıyla yeniden sanık kürsüsündeyim. Bazen aynı günde üç duruşmaya girdim. Bazen aynı günde, bir haftada beş günde beş duruşmaya girdim. Bütün bunların tamamı, tamamı, iddia ediyorum, ‘Allah akıl fikir versin’ diyeceğim iddia makamının temsilcileri tarafından kaleme alınmıştır.

Bunlara mahkemeler iştirak edecek mi, etmeyecek mi, bunları da göreceğiz. Eğer iştirak ederlerse aynı duayı onlar için yapacağım. Etmezlerse ‘Ne güzel’ diyeceğim. Diyecek başka bir lafım yok.

Onun için yine ‘casusluk’ isnadıyla karşı karşıyayım ve bugün de aynı günde iki duruşmayla yine tarihe not düşmeye devam ediyorum.

Casusluk... Yani arkaya dönüp baktığında çok yakından tanıdığın, dostluk yaptığın, yoldaşlık yaptığın Necati Özkan’dan casus çıkartmak... Yani bu ülkenin Silahlı Kuvvetlerinde görev yapmış, kendini memleketine adamış bir insandan casus çıkarmak...

Uzaktan izlediğim, okuduğum, takip ettiğim, fikirlerine hayranlıkla baktığım Merdan Yanardağ’dan casus çıkarmak ya da televizyonuna çökmek... Adı her neyse...

Şimdi burada tanıdığım, yani kimdir, nedir bilmediğim, hiç tanışmadığın, bir defa fotoğraf çekildiğini görüyorum ki... Yani gerçekten artık biz zaten mahkemede buna çok şaşırır olduk.

Bazen arkadaş öbür mahkemede diyor ki, ‘Ya ben masumum’ diye haykırasım geliyor. Sonra biri çıkıyor, dinliyorum. Ondan sonra diyorum ya, ‘Bu benden daha masum.’ Diyeyim, ona üzülmeye başlıyorum. Ben de Hüseyin Gün’e üzülmeye başladım.

Yani gerçekten o insandan da casus çıkarmak... Ve bu, devlet adına utanç verici bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Yani ‘ülkesine ihanet eden, yabancı güçlerle çalışan’, bize bu deniyor; devletin güvenine karşı hareket eden bir insan olduğumuz bize söyleniyor. Kim tarafından? O, ‘Allah akıl versin’ diye dua ettiğim iddia makamında bunu yazan kimse, onlar tarafından.

Hadi oradan! Hadi oradan!

Böylesine ağır bir suçlama karşısında, iddianın ağırlığı ile orantılı bir hukuki ciddiyet yaşamak isteriz. Yani hukuki ciddiyeti olsun bu işin. Öyle değil mi? Burada hukuki bir ciddiyet üzerinden bir süreç işletirsin; sorular sorulsun, cevaplar alınsın.

Yazıklar olsun bu mahkemeyi mahkeme dönüşmesine bile imza atanlara. Yazıklar olsun!

Ya ben hangi bilgiyi temin etmişim? Yani kime aktarmışım? Hangi talimatı vermişim de böyle bir işlem yürümüş? Tek bir konusu dahi geçmedi. Yani ne mahkeme heyeti bana soru sordu bugüne kadar ne de bir arkadaşıma sordu. Yani buraya gelenlere de böyle sorular sorulmadı.

3 gün boyunca bağlı tutulup darbedildiler! Polis baskınıyla kurtarıldılar
3 gün boyunca bağlı tutulup darbedildiler! Polis baskınıyla kurtarıldılar
İçeriği Görüntüle

Ama biz bununla yargılanıyoruz. Yani hangi eylemle devletin güvenliğine karşı hareket etmişiz biz? Hangi eylemler, hangi ispatla, hangi ispatla, hangi akılla bunu yazdınız? Hangi akılla bunu mahkemeye getirdiniz? Neyi savunuyorsunuz? Hangi elinizde hangi delil var?

Ya ben onlarca mahkemeye girdim. 105, 107. duruşmaya gidiyorum. 107, 108. duruşma... 10-15 tane mahkeme... Ya bir tane delil yansıtılmamış! Şuraya bak! Şu davada şu delil, şu ses kaydı, şu şunu söyledi, bu bunu yazdı, bu bunu çizdi demez mi? Diyemiyorsunuz.

Yazıklar olsun size! Bu kadar net, utanç verici bir durum. Utanın, yerin dibine girin! Bak, bu kadar söylüyorum.

O bakımdan ben devletin aleyhine iş yapacağım... Ben, Ekrem İmamoğlu... Ekrem İmamoğlu, yani 40 haneli bir köyde doğmuş Ekrem İmamoğlu, devletinin aleyhine iş yapacağım... Daha dünkü çocuklar benim hakkımda böyle bir şey yazacak... Alnını karşılarım. Hayatım boyunca onlarla mücadele ediyorum, edeceğimi de bunu bilsin.

Ya o bakımdan böyle bir ciddiyetsiz ortamda karşı karşıyayız. Yazıklar olsun!”

“CASUSLUK DAVASIYLA BU SALONDAYIZ”

İmamoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sayın Başkan, sayın mahkeme huzurunda aziz milletimize sesleniyorum. Buradan, ne yazık ki yine bir yargı saldırısı altında bulunduğumuz bu dönem içerisinde, ismi bile sokağa çıksak milyon insana sorsak, milyonun tamamını güldürecek bir isimle, casusluk davasıyla bu salondayız.

Yüce Türk yargısını ve Türk yargısını temsil eden mahkemeyi, hâkimleri; bu aklıevvel iddianameyi yazan üçbeş muhterisin ne yazık ki toplumu, bu ülkeyi ve bu mahkemeyi meşgul etmesine hep beraber şahit oluyoruz.

Türkiye çok şey yaşıyor. Türkiye çok ilginç bir dönemden geçiyor. ‘Akıl tutulması’ desek kelime yetmiyor. Her sabah nasıl bir Türkiye’ye uyandığını bu millet farkında değil. Gerçekten cahillikle, yani çağın, asrın cahilliğiyle, asrın akıl tutulmuşluğuyla mücadele eden bir toplum hâlindeyiz.

87 milyon dışarıda nasıl, bilemiyorum; tahmin bile edemiyorum. Çok üzülüyorum milletimiz adına.

Ekim ayına giriyoruz. Ekim ayına girerken tabii hatırlatmam gereken hususlar var. Çünkü tam iki yıl önce bugünlerde, 31 Mart 2024 yerel seçimlerindeki ağır yenilgi, iktidarın seçim kaybetmesi sonrası alınan karar gereği bir kişi, bakan yardımcılığından, yani siyasi bir görevden, kanuna aykırı bir biçimde tekrar bir yargı görevine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanıyor.

Bu, kanuna aykırı bir durumdur, asla uygun değildir denmesine rağmen ısrarla uygulanıyor. Tebliğ edilen bu görevin aslında sadece HSK’da belirlenmediği, tümüyle siyasi bir talimatı yerine getirmek için talimatlandırıldığı ve açıkçası yol haritası çizilmiş bir stratejiyi yerine getirmek amacıyla İstanbul’daki bu göreve getirildiği fazla vakit geçmeden ortaya çıkıyor.

Tümüyle makam, mevki ve menfaat odaklı bir görevdi. Bu görevin içinde olanların tamamı da menfaat, makam ve mevki elde ettiler. Çok net, ispatlı. Bu yolculuk senaryosu Saray zihniyeti tarafından yazılmıştır.

Siyasi başarısızlığını, 25 yıl içinde ilk kez ikinci parti durumuna düşen hükümet partisi, hükümeti yöneten AK Parti; haktan uzaklaşmış, halkın menfaati değil bir avuç yandaşın kazancının derdine düşmüş, 87 milyonun derdine derman olamayan bu hükümetin yeni çözümünün, yargı kollarının operasyonlarına yaslanarak bir yöntem oluşturmak olduğu yönünde karar alınmış ve bunun uygulayıcısı olarak da o dönem bakan yardımcısı İstanbul’a başsavcı olarak atanmış, görevini yerine getirmek için hazırlık yapmıştı. Zaten süreç başlatılmıştır.

Bu yöntem, fazla değil, iki yıl önce, haftaların içerisinde, 30 Ekim’de ilk hukuksuz operasyonunu, yani hem de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’mızı kutladığımız bir gün sonrasında gerçekleştirdi. Çünkü onların ne milli ne manevi hiçbir inanca, hiçbir duyguya, hiçbir yaşamın değerini hissettirecek hususa saygısı olmayan bir zihniyet; gözü kör olmuş, gözü körleşmiş bir zihniyet...

Az önce söylediğim o makam, mevki, menfaat üçlemesiyle hareket ederek kıymetli Ahmet Özer Başkanımızı Esenyurt’a operasyon yaparak, ‘şafak operasyonu’ tarifini de literatürümüze kazandırarak ilk adımını atmış, tutuklanmış ve işe başlamıştır.

Bu operasyonların hedefinde, yenildiği ana muhalefet partisi, onun genel başkanı ve hiç yenemeyeceği, yenemeyeceğini bildiği muhtemel rakibi olduğunu da ortaya açıkça koymuştur.

İki yıldır Türkiye, tam da bu başlangıçla, yüzlerce diyebileceğimiz kanuna aykırı yöntemlerle, devletin tüm kurumlarını vahşice kullanarak —altını çiziyorum, devletin bütün kurumlarını; kolluk gücünü, valiliğini, kaymakamlığını, aklınıza gelebilecek bütün kurumlarını— vahşice, korkutarak kullanarak bir süreç tariflemiş...

Bilirkişilerin, müfettişlerin kimini korkutarak, kimini menfaat yolculuğunun önüne koyarak bir süreç tariflemiş ve tarihi, ‘asrın hukuksuzluğu’ olarak geçen hukuk cinayetlerini, yargı saldırılarını, haysiyet cellatlıklarını, işkence yöntemlerini tekrar ifade ediyorum; Saray’dan çizilen, uygulayıcısı yargı kolları adına İstanbul’a atanan başsavcının olduğu şekilde Türkiye’mizi felç etmiş bir dönemi ülkemize yaşatmışlardır.

Bu yaşanan sarsıntılar, bu yaşanan abluka, bu yaşanan skandallar insan haklarına tümüyle aykırıdır. Yani dünyanın hiçbir yerinde anlatılacak bir hususu, bir kelimesi, bir saniyesi dahi yoktur ve tamamen anayasal düzeni bozma suçu içeren yöntemlere sahiptir.

Tekrar ifade ediyorum; yani bunu hukukçular daha iyi biliyor. Okudukça ben de bunu daha iyi idrak ediyorum.”

SANIKLAR HAKKINDA 20 YILA KADAR HAPİS İSTENİYOR

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan, Merdan Yanardağ ve Hüseyin Gün hakkında “siyasal casusluk” suçlamasıyla 15 yıldan 20’şer yıla kadar hapis cezası talep edilmişti.

Kaynak: HABER MERKEZİ