İnsan ömrü uzarken, sağlıklı geçirilen yılların artırılması da giderek daha fazla önem kazanıyor. “Longevity” olarak adlandırılan uzun ve sağlıklı yaşam yaklaşımı, yalnızca yaşam süresini değil, kişinin ileri yaşlarda hareketli, bağımsız ve işlevsel kalabilmesini hedefliyor.
Türkinform muhabiri Pelin Zengin, longevity yaklaşımını, yaşlanmayı yavaşlatmanın mümkün olup olmadığını ve sağlıklı yaşlanmanın önündeki günlük alışkanlıkları Dr. Fzt. Demet Ensari Şaylı’ya sordu.
SADECE DAHA UZUN YAŞAMAK YETMİYOR
Longevity, yani uzun ve sağlıklı yaşam yaklaşımı son dönemde neden bu kadar konuşuluyor?
Şaylı’ya göre longevity’nin bu kadar gündeme gelmesinin temelinde sağlık anlayışındaki değişim var. Artık amaç yalnızca hastalıkları tedavi etmek değil, hastalık ortaya çıkmadan riskleri yönetmek ve sağlıklı yaşam süresini uzatmak.
Yaşam süresinin uzamasıyla birlikte “Kaç yıl yaşayacağım?” sorusunun yanına “Kaç yıl sağlıklı, bağımsız ve aktif yaşayacağım?” sorusu da eklendi. Şaylı, longevity’nin merkezindeki “healthspan” kavramının, yani sağlıklı geçirilen yılların tam olarak bu ihtiyaca karşılık geldiğini anlatıyor.
Kalp-damar hastalıkları, diyabet, obezite, kas-iskelet sorunları ve bazı nörolojik hastalıklar uzun yaşamla birlikte daha önemli hale gelirken, koruyucu sağlık uygulamaları da öne çıkıyor.
Şaylı, bilimsel gelişmeler sayesinde yaşlanmanın bazı göstergelerinin artık daha ayrıntılı takip edilebildiğine dikkat çekiyor. Kan biyobelirteçleri, vücut kompozisyonu, kas gücü, fiziksel performans, uyku ve beslenme gibi veriler kişinin sağlık durumuna ilişkin daha kapsamlı bir tablo ortaya koyabiliyor.
Giyilebilir cihazlar ve dijital sağlık teknolojileri de bu tabloyu destekliyor. Ancak Şaylı’nın özellikle altını çizdiği nokta şu: Longevity, tek bir ilaç, takviye ya da “anti-aging” uygulamasından ibaret değil.

YAŞLANMAYI DURDURMAK DEĞİL, SAĞLIKLI YAŞLANMAK
Gerçekten yaşlanma sürecini yavaşlatmak ve daha uzun süre sağlıklı kalmak mümkün mü?
“Yaşlanmayı tamamen durdurmak” ile “sağlıklı yaşlanmayı desteklemek” arasındaki fark burada önem kazanıyor. Şaylı, yaşlanmanın tamamen durdurulmasının mümkün olmadığını ancak hastalıksız geçirilen yılların artırılabileceğini vurguluyor.
Bunun en güçlü araçlarından biri ise hareket. Özellikle kuvvet antrenmanı ve aerobik egzersiz; kas kütlesinin korunması, kalp-damar sağlığı, denge ve metabolik sağlık açısından öne çıkıyor. Şaylı, ileri yaşlarda bağımsızlığın korunması açısından kas kaybının önlenmesini kritik başlıklardan biri olarak değerlendiriyor.
Protein yeterliliği de burada devreye giriyor. Yeterli protein alımının direnç egzersiziyle desteklenmesi, yaş ilerledikçe kas kütlesi ve fonksiyonunun korunmasına katkı sağlıyor.
Beslenmede ise Akdeniz tipi beslenme öne çıkıyor. Sebze, meyve, baklagiller, tam tahıllar, kuruyemişler, zeytinyağı ve uygun miktarda balık tüketimi; sağlıklı yaşlanma açısından önemli bir temel oluşturuyor.
Şaylı, uykunun da bu tablonun ayrılmaz bir parçası olduğuna dikkat çekiyor. Yeterli ve düzenli uyku; metabolizma, bağışıklık, bilişsel fonksiyonlar ve kardiyovasküler sağlıkla bağlantılı.
Sigara ve aşırı alkol kullanımından kaçınmak, sosyal ve zihinsel aktiviteyi sürdürmek, tansiyon, kan şekeri ve kolesterolü takip etmek, yaşa uygun taramaları ve aşıları ihmal etmemek de sağlıklı yaşlanmanın diğer önemli parçaları arasında.
UZUN YAŞAMIN SIRRI DNA’DA MI?
Peki uzun yaşamın sırrı genlerimizde mi, yoksa günlük alışkanlıklarımızda mı?
Şaylı bu soruya “ikisi de önemli” diyerek yaklaşıyor ancak genlerin tek başına kader olmadığını vurguluyor.
Bazı insanların uzun yaşam konusunda genetik avantajlara sahip olabileceğini belirten Şaylı, kalp-damar hastalıkları, bazı kanserler, metabolik hastalıklar ve bilişsel yaşlanma açısından genetik farklılıkların rol oynayabildiğini anlatıyor.
Ancak kişinin değiştiremeyeceği genetik yapısının yanında, günlük yaşamında değiştirebileceği çok sayıda faktör bulunuyor.
Düzenli egzersiz, sağlıklı beslenme, yeterli uyku, sigara kullanmamak, alkolü sınırlamak, sağlıklı vücut ağırlığını korumak, sosyal ilişkileri sürdürmek ve kronik hastalıkları erken dönemde kontrol etmek bu faktörlerin başında geliyor.
Şaylı’nın verdiği örnek, genetik ve yaşam tarzı arasındaki ilişkiyi de ortaya koyuyor: Genetik olarak kalp-damar hastalığına yatkın bir kişi bu riski tamamen ortadan kaldıramasa da yaşam tarzı ve koruyucu sağlık uygulamalarıyla toplam riskini etkileyebilir.
Bu nedenle longevity’nin hedefi yalnızca 100 yaşını görmek değil. Şaylı, asıl meselenin 70’li, 80’li ve 90’lı yaşlarda da hareket edebilmek, kas gücünü koruyabilmek, bilişsel olarak aktif kalabilmek ve bağımsızlığı sürdürebilmek olduğunu vurguluyor.
SAĞLIKLI YAŞLANMAYI BOZAN GÜNLÜK HATALAR
Beslenme, uyku, hareket ve stres yönetiminde yaptığımız hangi hatalar sağlıklı yaşlanma sürecini olumsuz etkiliyor?
Şaylı’ya göre sağlıklı yaşlanmayı olumsuz etkileyen faktörler çoğu zaman tek bir büyük hatadan değil, yıllar boyunca tekrarlanan küçük alışkanlıklardan oluşuyor.
Beslenmede aşırı işlenmiş gıdalar, şeker ve rafine karbonhidratların fazla tüketilmesi; sebze, meyve, baklagil ve tam tahılların yeterince yer almaması önemli sorunlar arasında. Özellikle ileri yaşlarda protein alımının ihmal edilmesi de kas kaybı açısından dikkat edilmesi gereken bir nokta.
Bir diğer hata ise takviyelere gereğinden fazla güvenmek. Şaylı, “sağlıklı” olduğu düşünülen takviyelerin temel beslenmenin önüne geçirilmemesi gerektiği görüşünde.
Uyku da ertelenebilecek bir ihtiyaç değil. “Az uyumaya alıştım” düşüncesinin yanıltıcı olabileceğini belirten Şaylı, sürekli yetersiz ve düzensiz uykunun metabolik sağlık, bağışıklık, bilişsel işlevler ve kalp-damar sistemi üzerinde olumsuz etkilerle ilişkili olduğunu aktarıyor.
Hareket konusunda da yalnızca haftada birkaç kez spor yapmak yeterli olmayabilir. Günün büyük bölümünü oturarak geçirmek yerine günlük hareketin artırılması, yürüyüş, merdiven kullanımı, denge çalışmaları ve kuvvet egzersizlerinin bir bütün olarak ele alınması gerekiyor.
Stres ise tamamen hayatımızdan çıkarılabilecek bir unsur değil. Şaylı, asıl sorunun uzun süreli ve yönetilemeyen stres olduğunu belirtiyor. Bu nedenle hedef hiç stres yaşamamak değil, stres sonrasında toparlanabilme kapasitesini geliştirmek.



