Bir ülkenin ekonomisinin iyi olup olmadığını anlamak için sadece rakamlara bakmak yeterli olmayabilir. Büyüme oranları, enflasyon verileri, faiz oranları gibi sayısal değerler, tabii ki önemli, ancak sokağa çıktığınızda toplumun genelinde duyduğunuz “Geçinemiyoruz” sözleri, bütün sayısal verileri yıkan tek gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.
Resmi veriler, çoğu zaman “kontrollü bir tablo” çizer. “Enflasyon düşüyor, büyüme devam ediyor.” gibi güzel açıklamalar, ekonomi yönetiminden duyduğumuz sıradan cümleler haline geldi.
Peki ya sokaktaki gerçek durum nedir? Vatandaşın gündelik hayatındaki sayısal veriler, resmi rakamlarla bir türlü örtüşmüyor. Çünkü insanlar, ekonomiyi grafiklerle değil, market fişleriyle, kira kontratlarıyla ve faturalarla ölçüyor.
Bugün temel sorun, ekonomideki kötü gidişin sadece yüksek fiyatlar olmaktan çıkıp, gelirin fiyatlara yetişememesi meselesine dönüşmesidir. Evet maaşlar belli oranlarda artıyor olabilir, ama hayat ve yaşam maliyetleri daha hızlı artıyor.
Bir zamanlar “orta direk” olarak anılan orta sınıf, bugün en büyük sıkışmayı ve daralmayı yaşayan kesim haline geldi. Ne yoksul sayılıyorlar ne de refah içinde. Ama en büyük yük de “orta direk” üzerinde. Ödenen kiralar, gelirlerin büyük kısmını yutuyor, eğitim ve sağlık harcamaları artıyor, sosyal hayat artık lüks haline geliyor.
Eskiden “birikim yapabilen” bu kesim, artık ay sonuna ulaşmayı başarı sayıyor. Bu da toplumda derin bir psikolojik kırılma yaratıyor.
Emeklinin haline hiç girmiyorum bile. Zira emekli maaşı ev kirasını karşılamaya bile yetmiyor. Emekliler ya eş, dost veya akrabalarının yardımıyla ayakta duruyor ya da ilerleyen yaşlarına rağmen çalışmak zorunda kalıyor.
Ekonomide konuşulmayan ama herkesin çok iyi bildiği başka bir gerçek ise “Yaşam standardı enflasyonu.” İnsanlar hayatta kalabilmek için sadece pahalı ürünlere değil, aynı zamanda hayatlarından eksilen şeylere de bakıyor. Bu nedenle daha az dışarı çıkıyor, senede bir gittikleri tatilden vazgeçiyor, kaliteli gıdayı daha az tüketiyor.
Gençlerin içinde bulunduğu umutsuzluk ise belki de en vahimi. Genç kesim, artık sadece bugünü değil, geleceği de kaygıyla izliyor. İyi bir eğitim almak, işe girip çalışmak, çabalamak ve karşılığında iyi bir hayat kurmak, artık hayali bile gençlere çok uzak.
Bütün bu olumsuzlukların yanı sıra her an işlerin daha kötüye gitme ihtimali, toplumun genelinde hakim olan bir endişeye dönüşmüş durumda.
Toplumun genelinde “Geçinemiyoruz?” sözü sıkça konuşulan bir konu haline gelmişse resmi verilerin çizdiği pembe tabloya olan inanç kalmamış demektir. Eğer vatandaşın büyük bir kısmı aynı şeyi hissediyor ve söylüyorsa bu artık sosyal bir gerçeğe dönüşmüştür.
Ekonomi sadece sayılarla değil, insanların hisleriyle de yönetilir. Güven kaybolduğunda, en iyi veriler bile ikna edici olmaz.
Öte yandan “Geçinemiyoruz” kelimesinin arkasında, sadece ekonomi değil, sosyolojik bazı gerçekler de bulunuyor. “Ben neden bu kadar zorlanıyorum?”, “Başkaları nasıl bu kadar rahat?”, “Bu sistem adil mi?” gibi sorular, meselenin sadece parayla ilgili olmadığını gösteriyor.
Eğer insanlar, adalet duygusunu yitirir ve sistemin adil işlemediğine inanırsa ekonomik sıkıntı çok daha ağır hissedilir.
Özetle “Geçinemiyoruz” kelimesi, sadece bir şikayet değil. İçinde öfke, kaygı ve yorgunluk barındıran sosyolojik ve toplumsal bir durum tespitidir. En çok da gelecekten umutların kesildiğinin göstergesidir.
Peki insanlar gerçekten geçinemediği için mi bunu söylüyor, yoksa artık daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna inanmadıkları için mi?
Bu soruya verilecek cevap, sadece ekonominin değil, toplumun da yönünü belirleyecek.