Tom Barrack, 29 Nisan 2025’te ABD Senatosu tarafından Türkiye büyükelçisi olarak onaylandı; 23 Mayıs 2025’te ise Suriye Özel Temsilciliği görevini üstlendi. Reuters, bu ikinci atamayı Washington’ın, Esad sonrası Şam denklemi üzerinde Türkiye’nin artan etkisini fiilen kabul etmesiyle ilişkilendirdi. 31 Ocak 2026’da Reuters, Irak Özel Temsilcisi Mark Savaya’nın görevden çıktığını ve Barrack’ın Irak dosyasını devralmasının beklendiğini yazdı; 27 Şubat 2026’da da Barrack’ın Irak iç siyasetinin en kritik aktörlerinden Nuri el-Maliki ile görüştüğü haberi geldi. Son olarak 30 Mayıs 2026’da Marco Rubio, Barrack’ın “Suriye Özel Temsilcisi” unvanının süresi dolsa da Suriye ve Irak’ta Trump yönetimi adına başat rol oynamaya devam edeceğini açıkladı; 31 Mayıs 2026’da Donald Trump bunu bir adım ileri taşıyarak Barrack’ı resmen hem Suriye hem Irak için “özel başkanlık temsilcisi” ilan etti ve Ankara büyükelçiliğini de elinde tuttuğunu duyurdu.
Dolayısıyla Barrack için “görevden düşüş” beklenirken, yetkilerin artırıldığı gündeme geldi. Ancak burada bir parantez açmak gerekirse, Rubio ile Barrack arasında kişisel bir “ünvan savaşı” olduğunu iddiaları Beyaz Saray gündemine oturdu. Reuters’ın aynı günlerde yayımladığı başka bir haber, Washington’da Ulusal Güvenlik Konseyi çevresindeki yeniden yapılanmanın Rubio ekibinin nüfuzunu artırabileceğini yazsa da, Barrack meselesinde son sözü yine Trump söyledi.
Barrack’ın neden bu kadar kritik görüldüğünü anlamak için profiline bakmak gerekiyor. ABD merkezli haber ajansları onu klasik bir kariyer diplomatından ziyade, Trump’a çok yakın bir iş insanı, bağışçı, sırdaş ve “deal-maker” olarak tanımlıyor. Yani Barrack’ın ağırlığı kurumsal hiyerarşiden çok, Oval Ofis’e olan şahsi yakınlığından geliyor. Bu da onu, Dışişleri bürokrasisinin standart süreçlerinden azade, doğrudan siyasi bir iradenin uzantısı yapıyor.Barrack’ın Suriye ve Irak’ı tek kalemde toplaması, Washington’ın bölgeyi artık ülke ülke değil, sınır aşan bir güvenlik sorunu olarak ve tek bölgeymiş gibi okumaya başladığını gösteriyor. Nitekim Trump yönetimi, Barrack’ın görev yetkilerini genişleterek Suriye politikasında devamlılık mesajı verdi. Bu duruma bir ileri okuma yaparsak; Irak, Suriye, Türkiye ve Körfez’i birbirine bağlayan güvenlik, enerji ve ulaştırma ekseni artık tek bir stratejik alan gibi ele alınıyor; özellikle Kalkınma Yolu ve Basra’dan Akdeniz’e uzanan koridorlar bu bağlamda kritik öneme haiz oldu. Üstelik Barrack, Suriye’de terör örgütleri YPG/SDG entegrasyonundan Kandil/PKK dosyasına uzanabilecek hassas başlıklarda Türkiye-ABD koordinasyonunun merkezinde yer alabilir.
Barrack’ın yeni rolü Ankara’da da ses getirdi. Nitekim Suriye’de SDG’nin devlet yapısına entegrasyonu gibi konular, Barrack’ın çizgisinin Türk çıkarlarıyla kısmen örtüştüğünü gösteriyor. İsrail’de ve bölgedeki bazı başka çevrelerde duyulan rahatsızlığın sebebi ise, Barrack’ın Türkiye’yi bypass edilmesi gereken değil, konuşulması kaçınılmaz bir güç olarak tarif etmesinden kaynaklanıyor.
Trump yönetimi, çok katmanlı bürokrasi yerine tek bir siyasi koordinatör modeline yöneliyor. Bunun adı bazen “pragmatizm”, bazen “aşırı kişiselleşmiş diplomasi”, bazen de “kurumsuzlaştırma” olabiliyor. Ancak hepsi aynı kapıya çıkıyor: Barrack’ın kendi ifadesiyle Irak, Suriye ve Türkiye “kalıcı Orta Doğu istikrarının dönmek zorunda olduğu stratejik eksen” olarak görülüyor; dolayısıyla Washington, bu üç dosyayı tek bir Amerikan temas ve kaldıraç noktasında toplamak istiyor. Bunun yolu ise tecrübeli ve yakın dost Barrack’tan geçiyor.
İSRAİL, GKRY VE YUNANİSTAN NEDEN TEDİRGİN?
İsrail cephesindeki rahatsızlığın nedenine gelecek olursak; İsrail oldukça stratejik hareket ediyor. Barrack, Antalya Diplomasi Forumu’nda ve sonrasındaki çıkışlarında, İsrail’in Türkiye ve Suriye’yi otomatik tehdit olarak kodlayan yaklaşımının “stratejik olarak karşı-üretken” olduğunu dile getirmişti. Türkiye’nin Gazze’de yapıcı rol oynayabileceğini söyledi; ayrıca Lübnan dosyasında İsrail ile Hizbullah’ı “eşit derecede güvenilmez” diye nitelediği yorumlar nedeniyle ABD içindeki İsrail çevreleri ve Yahudi diasporasından sert tepkisini çekti. İsrail basınının söylemlerine bakacak olursak; Times of Israel, Barrack’ın İsrail’in Türkiye ve Suriye politikasını “stratejik hata” diye adlandırdığını manşetlerine taşıdı. Jewish Insider, Barrack’ın Antalya’daki sözlerinin ardından iki Cumhuriyetçi senatör ve muhafazakâr çevreler tarafından kınandığını aktardı. FDD gibi önde gelen bir düşünce kuruluşu ise doğrudan “ABD’nin Türkiye büyükelçisi Amerikan çıkarlarını zedeliyor” başlığıyla onu hedef aldı. Yani İsrail’e ve İsrail yanlısı Washington çevrelerine göre sorun, Barrack’ın yalnızca Ankara ile iyi geçinmesi değil; Ankara’yı, İsrail’in sınırlamak istediği değil, hesaba katmak zorunda olduğu bir eksen olarak söze dökmesidir.
Barrack, Yunan medyası Kathimerini’ye verdiği röportajda ABD’nin Türkiye ile Yunanistan arasında bir “köprü” olmayı hedeflediğini söyledi; Kıbrıs’ı ise bölgesel denklemin ortasında bırakılamayacak bir “apse” olarak tanımladı. Bu söylem, Atina ve Lefkoşa’da iki farklı yorum doğurdu: Bir yandan Washington’ın daha fazla devreye girme ihtimali umut verdi; öte yandan, ABD’nin Türkiye’yi dışlayan değil, Türkiye’yi merkezî sayan bir Doğu Akdeniz formülüne eğildiği izlenimi yarattı. Tam da bu esnada Reuters, Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs’ın 2026’da Doğu Akdeniz’de hava-deniz tatbikatlarını ve savunma işbirliğini derinleştireceğini; bunun Ankara tarafından yakından izlendiğini yazdı. Başka bir Kathimerini haberinde de Yunan, Kıbrıslı, İsrailli ve ABD’li bazı milletvekilleri Türkiye’yi bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olarak tarif ederken, Barrack’ın aynı anda Türkiye ve Suriye dosyalarına bakmasının bile Washington’ın bu iki sahayı birbirine bağlı gördüğünün işareti olduğuna dikkat çekildi.
Bu yüzden İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin ortak huzursuzluğu, Barrack’ın diliyle birlikte ortaya çıkan yeni jeopolitik denklemde. Çünkü Barrack’ın dili, Türkiye’yi çevrelenmesi gereken bir istisna olarak değil, bölgesel çözümlere katılması ve gözardı edilmemesi gereken bir aktör olarak adlandırıyor.
IRAK DOSYASININ KRİTİK KIRILMASI
Irak tarafında mesele bir süredir egemenliğin kim tarafından ve nasıl tanımlanacağı olmuş durumda. Irak Başbakanı Ali el-Zaidi, 14 Mayıs 2026’da kısmi bir kabineyle göreve başladı fakat içişleri ile savunma gibi kilit bakanlıklarda uzlaşma sağlanamadı. Yeni başbakanın önündeki en büyük sorunlar arasında İran destekli milisleri silahsızlandırma, yolsuzlukla mücadele ve Washington-Tahran dengesi kurmak var. Geçtiğimiz hafta iki güçlü İran yanlısı milisin silahlarını devlete teslim etmeye başlayacaklarını açıkladığını, fakat başka grupların buna direndiğini, sürecin hala çok kırılgan olduğunu bildirdi. Barrack da 3 Haziran’da bu “silahın devlet tekelinde toplanması” yönündeki adımları alenen destekledi. Yani Irak’ta bugün elzem olan şey, salt hükümet kurulması değil; silah, karar ve dış bağlantılar üzerinde gerçek bir siyasi birliğin tesis edilmesi.
Reuters, 9 Mayıs 2026’da, Wall Street Journal’ın ABD’li yetkililer dahil kaynaklara dayandırdığı haberini aktararak İsrail’in İran’a karşı hava harekatını desteklemek için Irak çölünde gizli bir askerî ileri unsur kurduğunu ve bunu ortaya çıkaran Irak birliklerini vurduğunu yazdı. Associated Press daha da ayrıntı vererek, Irak ve ABD’li yetkililere dayanıp bu yapının bir “kalıcı üs”ten çok kısa süreli “staging area/camp” olarak görüldüğünü, Iraklı bir generalin bu varlığın 48 saatten uzun sürmemiş olabileceğini söylediğini aktardı.
Ama bu fotoğrafın tehlikeli tarafı da var. Washington, Suriye’de Türkiye’yle daha uyumlu çalışırken Irak’ta daha sert, daha denetleyici, daha mühendislik kokan ve İsrail’e göz yuman bir hatta kayabilir. Çünkü Bağdat dosyası yalnızca sınır güvenliği değil; İran etkisi, milisler, enerji akışları, ticaret koridorları ve Körfez bağlantıları demek. Zaidi hükümetinin daha ilk haftasında eksik kabineyle yola çıkması ve milislerin bir kısmının silah bırakmaya yanaşırken bir kısmının direnmesi, Irak’ta kurum devletin hâlâ tam kurulamadığını gösteriyor. Barrack’a burada biçilen rol, yalnızca temsilcilik değil; Bağdat’ı tek merkezli bir devlet çizgisine itmek.
Peki ABD bunu denetleyebilir mi; “İsrail’e dur” diyebilir mi? Burada yanıt rahatsız edici derecede iki parçalı. Bir yandan Reuters’ın dayandığı haberde ABD’li yetkililerin bu gizli outpost’tan (ileri karakol) haberdar olduğu anlaşılıyor; dolayısıyla Washington’ın en azından istihbarî farkındalığı olduğu söylenebilir. Öte yandan Barrack, Temmuz 2025’te Reuters’a verdiği demeçte Washington’ın İsrail’i herhangi bir şeyi yapmaya “zorlayamayacağını” açıkça söylemişti. Trump’ın geçtiğimiz günlerde Netanyahu’yu yeni saldırılardan kaçınması için uyardığını, hatta kamuoyu önünde sert biçimde azarladığını; buna rağmen İsrail’in İran’a yeni saldırılar düzenlediği biliniyor. Bu tablo bize şunu anlatıyor: ABD, İsrail’i Suriye ve Orta Doğu coğrafyasında sınırlayabilir. Ancak sorun sadece “ABD’nin farkında oluğ olmadığı” değil, “gördüğünde ne kadar fren uygulamak istediği”dir.
Eğer Barrack, Irak’ta egemenliği ve “silahın devlet tekelini” savunacaksa, bu ilke yalnızca İran bağlantılı milisler için işletilemez. Aynı ilke, Irak’ı habersizce operasyon sahasına çeviren bütün dış askeri ayak izleri için de geçerli olmak zorundadır. Aksi halde Bağdat’a anlatılan “egemenlik” sadece lafta kalan bir kelime olup, inandırıcı görünmeyecektir.
Ankara’nın Barrack’a bakması gereken açılardan biri soğuk gerçekçiliktir. Barrack bir “Türkiye dostu” olduğu için değil, Washington’ın artık Türkiye’yi atlayarak Suriye-Irak hattını yönetemeyeceğini gördüğü için önemlidir. Yarın şartlar değişirse, aynı Barrack farklı bir başlıkta Ankara’dan daha sert taleplerle de gündeme gelebilir. Onu kalıcı dostluk kategorisinde değil, güç dağılımının bu anki ürününde okumak gerekir. Diplomasi duygularla değil, mecburiyetlerle yürür. Barrack’ın yükselişi de biraz bunu anlatıyor.