Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte dünya uzun yıllar boyunca Amerikan merkezli tek kutuplu bir düzen içerisinde yol aldı. Washington'un tercihleri, küresel sistemin istikametini belirledi; müttefiklik ilişkileri büyük ölçüde bu merkezin etrafında şekillendi. Fakat bugün geldiğimiz noktada çözülmekte olan yalnızca tek kutuplu düzen değil; aynı zamanda ABD hegemonik sistemden gelen ve uluslararası siyaseti ayakta tutan ezberlerdir.

Yeni dönemin belirleyici kavramı artık yalnızca "güç" değil, stratejik vazgeçilmezliktir.

Artık mesele kaç uçağa, kaç tanka ya da ne büyüklükte bir ekonomiye-orduya sahip olduğunuzdan çok, “kriz anında siz olmadan denklem kurulabiliyor mu?” sorusudur. İşte Türkiye’nin uluslararası sistemdeki değeri de bu sorunun cevabında saklıdır.

Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Kafkasya'dan Basra Körfezi'ne, Orta Koridor'dan enerji güvenliğine kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye, yalnızca bir bölge ülkesi değil; farklı güç merkezlerini birbirine bağlayan jeostratejik bir kavşak ve merkez (hub) hâline gelmiştir. Bu durum Ankara'nın kendi kendine ilan ettiği bir rol değil, uluslararası sistemin gün yüzüne çıkardığı jeopolitik bir gerçekliktir.

Bu sebeple NATO zirvesi dahil sonrasında gelişen olayları birbirinden kopuk bir şekilde tek tek değil, aynı resmin parçaları olarak okumak gerekiyor.

Donald Trump'ın Türkiye'ye yönelik CAATSA yaptırımlarını kaldırabileceğini söylemesi, F-35 programına dönüş ihtimalini yeniden gündeme taşıması ve Ankara ile savunma alanında yeni bir sayfa açılabileceğine dair mesajlar vermesi, yalnızca ikili ilişkilerdeki bir yumuşama olarak değerlendirilemez. Bu açıklamalar, Washington'ın Türkiye dosyasını yeniden tanımlamaya başladığını gösteriyor.

Öte yandan ele alınması gereken önemli bir konu ise; bu gelişmelerin İsrail'de yarattığı rahatsızlıktır. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, NATO Zirvesi öncesinde Trump ile yaptığı görüşmede Türkiye'nin hava gücünü modernize edecek adımlara karşı çıkması ve özellikle F-35 satışının engellenmesini istemesi tesadüf değildir. Çünkü mesele yalnızca birkaç savaş uçağı değildir. Asıl mesele, onlarca yıldır değişmez kabul edilen bölgesel askerî denge anlayışının sorgulanmaya başlamasıdır. İsrail, Orta Doğu’ya girdikten sonra kendisini bölgenin “nizam koyucusu” olarak görüyordu. Ancak karşısında yükselen yeni bir eksen görünce bu düşüncesi revize edilmek zorunda kaldı. Bu durumda şunu söylemek abes kaçmaz: Tel Aviv yeni bir bir “etki-tepki” süreci içinden geçeceğe benziyor.

İsrail açısından endişe veren husus, Türkiye’nin güçlenmesinin yanında Washington'ın önceliklerinin değişmesi olarak görünüyor. Nitekim uluslararası ilişkilerde devletler, çoğu zaman rakiplerinin güçlenmesinden değil; müttefiklerinin öncelik değiştirmesinden çekinirler.

Tam da bu noktada ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in Joe Rogan'a verdiği röportaj aakıllara geliyor.

Vance'in, İsrail hükümeti içindeki bazı aktörlerin İran konusunda Amerikan kamuoyunu ve karar alma süreçlerini etkilemeye çalıştığını açıkça dile getirmesi, Washington'da uzun yıllardır alışılmadık bir söylemdir. Daha da önemlisi, "Amerikan halkı için ne gerekiyorsa onu yapacağım" vurgusu, yalnızca kişisel bir çıkış değil; yükselen "America First" (Önce Amerika) anlayışının dış politikadaki yeni tonunu yansıtıyor.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Washington artık her bölgesel dosyayı yalnızca İsrail'in güvenlik perspektifinden okumuyor. Trump yönetiminin dış politika yaklaşımında da giderek belirginleşen eğilim budur. Maliyet üreten krizlerden uzak durmak, küresel yükü azaltmak, müttefiklerden daha fazla sorumluluk beklemek ve Amerikan kaynaklarını doğrudan ulusal çıkarlara yönlendirmek...

Bu yaklaşım, doğal olarak Türkiye gibi kendi askeri kapasitesini üretebilen, NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip, Karadeniz'den Orta Doğu'ya kadar geniş bir alanda aynı anda etki gösterebilen ülkelerin stratejik değerini artırıyor. Türkiye'nin son yirmi yılda savunma sanayisinde elde ettiği yerlileşme oranı, insansız hava araçları, millî deniz platformları, hava savunma sistemleri, enerji yatırımları, ulaştırma koridorları ve çok yönlü diplomasi kapasitesi, artık birbirinden bağımsız projeler olarak değerlendirilemez.

Uluslararası ilişkiler literatüründe son yıllarda giderek daha fazla kullanılan stratejik özerklik kavramı da tam olarak bunu ifade eder.

Bu kavrama ve uluslararası konjonktüre yakından bakacak olursak; devletin yalnızca güçlü olması yetmez. Kendi kararlarını başkalarının onayına ihtiyaç duymadan alabilmesi gerekir. Savunma sanayisinde dışa bağımlılığın azalması, enerji arz güvenliğinin çeşitlendirilmesi, kritik teknolojilerin millîleştirilmesi, ulaştırma koridorlarının kontrolü ve diplomatik manevra kabiliyeti; stratejik özerkliğin birbirini tamamlayan ayaklarıdır.

Herkesin dilinde dolaşan bu “yeni dünya düzeninde” bahsedilen “düzen” de tam burada oluşuyor. Artık devletler yalnızca askerî ittifaklarıyla değil; tedarik zincirleri, veri akışları, enerji hatları, limanları, nadir toprak elementleri, yapay zekâ kapasitesi ve lojistik koridorlarıyla rekabet ediyor.

Bu nedenle Karadeniz'de atılan bir adım, Kafkasya'daki bir ulaşım hattı ya da Doğu Akdeniz'deki enerji denklemi yalnızca bölgesel mesele değildir; küresel güç mücadelesinin parçalarıdır. Bunlar aynı zamanda “bağlantısallık” yani “connectivity” kavramının da somut bir yansımasıdır. Türkiye’nin söylemleri ve eylemleri de bu bölgelerde meydan gelen gelişmelerle doğru orantılıdır.

Artık mesele, 30 yıl önce tartışıldığı gibi Türkiye'nin Batı’yı mı Doğu’yu mu tercih edeceği değildir. Asıl mesele, çok kutuplu yeni düzende aynı anda birden fazla güç merkeziyle konuşabilen, krizlerde arabuluculuk yapabilen, enerji ve ticaret koridorlarını birbirine bağlayabilen ve kendi millî kapasitesini sürekli tahkim eden bir devlet olarak ne ölçüde stratejik özerkliğini derinleştireceğidir. Zira önümüzdeki yıllarda uluslararası sistemin kazananları, en yüksek sesle konuşanlar değil; yokluğu en fazla hissedilen ülkeler olacaktır. Ve görünen o ki, dünya siyasetinin pusulası yeniden dönerken, Türkiye uzun bir aradan sonra yalnızca haritanın üzerinde değil, jeopolitiğin merkezinde yeniden tarif edilmeye başlanıyor.