Türkiye ile Suudi Arabistan arasında son dönemde art arda atılan adımlar, Ankara-Riyad ilişkilerinin birkaç yıl önce başlayan normalleşme sürecinin çok ötesine geçtiğini gösteriyor.
Enerjiden savunma sanayiine, yatırımlardan ulaştırma koridorlarına kadar genişleyen işbirliği alanları, iki ülkenin yalnızca geçmişteki siyasi sorunları geride bırakmadığını, değişen bölgesel düzen karşısında birbirlerini giderek daha fazla stratejik ortak olarak görmeye başladığını ortaya koyuyor. Ankara açısından Riyad'la yakınlaşma, Türkiye'nin Orta Doğu'daki hareket alanını genişletirken İran'dan İsrail'e, Suriye'den Kızıldeniz ve Basra Körfezi'ne uzanan geniş coğrafyada yeni bir denge oluşturmanın araçlarından birine dönüşüyor.
Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinde 2022 sonrasında başlayan normalleşme döneminin ilk aşamasında siyasi ilişkilerin onarılması ve ekonomik bağların yeniden güçlendirilmesi ön plandaydı. Bugün gelinen noktada ise ilişkilerin niteliğinin değiştiğini söylemek mümkün. Enerji yatırımları, savunma sanayii işbirlikleri ve ulaştırma projeleri, iki ülkenin ilişkilerini kısa vadeli siyasi yakınlaşmadan çıkararak karşılıklı çıkarların birbirine bağlandığı daha kalıcı bir yapıya dönüştürüyor.
Türkiye uzun süredir dış politikasında tek bir güç merkezine aşırı bağımlı olmadan mümkün olduğunca geniş bir hareket alanı oluşturmaya çalışıyor. NATO üyeliğini ve Avrupa'yla ekonomik ilişkilerini korurken Körfez, Orta Asya, Afrika ve Asya'daki ortaklıklarını genişleterek bu vizyonunu sürdürüyor.
Buradaki amaç Batı'dan kopmak veya mevcut ittifakların yerine tamamen yeni ittifaklar koymak değil. Bu bağlamda Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşmasının arkasındaki stratejik aklı anlamanın yollarından biri iki ülkenin sahip oldukları kapasitelere bakmak. Riyad'ın en önemli gücü yalnızca petrol rezervlerinden kaynaklanmıyor. Suudi Arabistan aynı zamanda dünyanın en büyük enerji üreticilerinden biri, bu konuda büyük bir yatırım kapasitesine sahip, Kızıldeniz ile Basra Körfezi arasında kritik bir coğrafyada bulunuyor ve İslam dünyasında başka hiçbir devletin sahip olmadığı dini bir ağırlık taşıyor.
Riyad petrol gelirlerini teknolojiye, savunma sanayiine, madenciliğe, lojistiğe, turizme, yenilenebilir enerjiye ve sanayi üretimine dönüştürerek petrol sonrası dönemin ekonomik ve siyasi altyapısını oluşturmak istiyor. Dolayısıyla bugünkü Suudi Arabistan, yalnızca petrol satan ve güvenliğini dışarıdan satın alan bir Körfez ülkesi olarak değerlendirilemez.
Türkiye ise farklı ama Riyad'ın ihtiyaçlarını tamamlayan kapasitelere sahip. Gelişmiş sanayi altyapısı, büyüyen savunma sanayii, büyük iç pazarı, askeri tecrübesi ve Avrupa, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya arasında uzanan coğrafi konumu Ankara'nın temel avantajlarını oluşturuyor. İki ülkenin yakınlaşmasının arkasındaki stratejik mantığın önemli bir bölümü tam da burada ortaya çıkıyor: Suudi sermayesi ve enerji gücü ile Türkiye'nin üretim, teknoloji, askeri kapasite ve coğrafi avantajının birbirini tamamlaması.
Suudi Arabistan Sivas ve Karaman'a güneş enerjisi yatırımı yapma hedefinde. Suudi Arabistan'ın Türkiye'de toplam 5 bin megavata ulaşması öngörülen yenilenebilir enerji yatırımları hayata geçtiğinde, iki ülkenin ekonomik ilişkileri ticaretten uzun vadeli altyapı ortaklığına doğru ilerlemiş olacak. Enerji tesisleri, savunma fabrikaları veya demiryolları sıradan ticari ilişkilerden farklıdır; onlarca yıllık karşılıklı çıkar ve bağımlılık üretirler.
MEKKE ANLAŞMASI DENKLEMİ DEĞİŞTİRDİ
Ankara-Riyad hattındaki ekonomik yakınlaşmayı stratejik hale getiren esas unsur ise savunma alanında ortaya çıkıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülke arasındaki ilişkileri ekonomik ve diplomatik işbirliğin ötesine taşıyan yeni bir güvenlik mimarisinin başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
İran merkezli çatışmalar, Gazze savaşı, Suriye'deki belirsizlikler, Kızıldeniz'deki güvenlik sorunları ve Hürmüz Boğazı'nın dünya ekonomisini ne kadar hızlı etkileyebileceğinin yeniden görülmesi, bölge ülkelerinin güvenliklerini yalnızca dış güçlerin garantilerine bırakamayacağını ortaya koydu. ABD'nin bölgedeki askeri varlığı devam etse de Washington'ın her kriz karşısında ne ölçüde ve ne şekilde müdahil olacağı artık geçmiş dönemlerdeki kadar öngörülebilir değil. Bu durum bölgesel güçleri kendi güvenlik kapasitelerini artırmaya ve yeni ortaklıklar oluşturmaya yöneltiyor.
Üç önemli bölgesel gücün savunma alanında kurumsal işbirliğine gitmesi, ister istemez çevresindeki güç dağılımını değiştiriyor. Türkiye'nin askeri tecrübesi ve savunma sanayii, Pakistan'ın askeri kapasitesi ve nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan'ın ekonomik gücü, enerji kaynakları ve Arap dünyasındaki ağırlığı aynı denklem içerisinde düşünüldüğünde, bu yapı Orta Doğu'daki mevcut güvenlik düzenine alternatif olmaktan ziyade onu dengeleyebilecek yeni bir bölgesel ağırlık merkezi oluşturma potansiyeli taşıyor.
Suudi Arabistan'ın Vision 2030 kapsamında savunma harcamalarının daha büyük bölümünü ülke içinde üretme hedefi ile Türkiye'nin savunma sanayiinde ihracat ve ortak üretim kapasitesini büyütme arayışı önemli ölçüde örtüşüyor. Türkiye açısından burada klasik silah ihracatından daha büyük bir fırsat bulunuyor. Suudi finansmanının Türk teknolojisiyle birleşmesi, ortak üretim tesislerinin kurulması ve bu ürünlerin üçüncü ülkelere ihraç edilmesi mümkün olursa iki ülke arasında uzun vadeli bir savunma sanayii ağı ortaya çıkabilir. Böyle bir yapı yalnızca ekonomik gelir yaratmaz; aynı zamanda tarafların güvenlik çıkarlarını birbirine bağlar.
Bir diğer boyut ise, Suudi Arabistan'ın, Suriye'nin yeniden inşasının gerektireceği sermaye ile Türkiye'nin inşaat, sanayi, lojistik ve üretim kapasitesi birbirini tamamlayabilecek nitelikte olması. Ankara'nın Suriye'deki askeri ve siyasi etkisini uzun vadeli ekonomik nüfuza dönüştürebilmesi için ülkenin altyapısının, ticaretinin ve ulaştırma bağlantılarının yeniden kurulması gerekiyor. Riyad'ın finansman kapasitesi bu süreçte Türkiye'nin sahip olmadığı ölçeği sağlayabilirken, Türkiye de Suudi Arabistan'a Suriye üzerinden Akdeniz'e ve Avrupa'ya ulaşabilecek ekonomik bir hinterland sunabilir. Böylece iki ülkenin Suriye'deki çıkarlarının rekabetten ziyade belirli alanlarda ortaklığa dönüşmesi mümkün olabilir.
TÜRKİYE'NİN ASIL SERMAYESİ COĞRAFYASI
Ankara-Riyad yakınlaşmasının belki de en az konuşulan ancak uzun vadede en önemli boyutu ulaştırma koridorları. Türkiye'nin son yıllardaki dış politikasında enerji hatları, demiryolları, limanlar ve ticaret koridorları giderek daha fazla jeopolitik araç haline geliyor.
Körfez'den başlayarak Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye'ye ulaşabilecek kara ve demiryolu hatlarının yeniden gündeme gelmesi bu açıdan önemli. Böyle bir bağlantının kurulması halinde Körfez ekonomileri Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına alternatif bir kara bağlantısı elde ederken Türkiye de Körfez'in Avrupa'ya açılan ana geçiş ülkelerinden biri haline gelebilir.
Bunu tek başına değerlendirmek de yeterli değil. Güneyde Körfez-Suudi Arabistan-Suriye-Türkiye hattı, Irak üzerinden geliştirilmesi planlanan Kalkınma Yolu ve doğuda Orta Asya-Hazar-Azerbaycan-Türkiye üzerinden ilerleyen Orta Koridor aynı harita üzerinde düşünüldüğünde Ankara'nın daha büyük stratejik hedefi görünür hale geliyor. Türkiye, farklı ticaret ve enerji havzalarının kesiştiği merkez ülke konumunu güçlendirecek ihtimaller üzerinde de duruyor.
Orta Asya'dan Avrupa'ya giden malların, Körfez'den Avrupa'ya uzanan ticaretin, Irak üzerinden taşınacak yüklerin ve enerji hatlarının mümkün olduğunca Türkiye üzerinden geçmesi Ankara'nın jeopolitik ağırlığını artıracaktır. Çünkü modern uluslararası sistemde güç yalnızca askeri kapasiteden kaynaklanmıyor; enerji akışlarını, ticaret yollarını ve tedarik zincirlerini birbirine bağlayabilme kapasitesi de giderek önemli bir güç unsuruna dönüşüyor.
HÜRMÜZ KRİZİ SUUDİ ARABİSTAN'IN DEĞERİNİ YENİDEN GÖSTERDİ
Hürmüz Boğazı'nda yaşanan kriz bu stratejik hesabın neden önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Dünya petrol ticaretinin en kritik geçiş noktalarından birinde meydana gelebilecek aksamanın yalnızca Körfez ülkelerini değil küresel enerji fiyatlarını, enflasyonu, ulaştırma maliyetlerini ve tedarik zincirlerini etkileyebilmesi alternatif güzergahların önemini artırdı.
Bu noktada Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz'e açılan coğrafyası, limanları ve enerji altyapısı Riyad'a önemli bir avantaj sağlıyor. Suudi Arabistan'ın stratejik değeri böylece yalnızca ne kadar petrol ürettiğiyle değil, gerektiğinde bu petrolün hangi güzergahlardan dünya piyasalarına ulaştırılabileceğiyle de ilişkili hale geliyor.
Türkiye açısından mesele yine coğrafyayla birleşiyor. Körfez'in Hürmüz'e bağımlılığını azaltacak yeni enerji ve ticaret güzergahları geliştikçe Türkiye'nin Avrupa ile Orta Doğu arasındaki transit konumu daha değerli hale gelebilir. Ankara-Riyad yakınlaşması bu nedenle enerji güvenliği ile ulaştırma güvenliğinin giderek iç içe geçtiği yeni jeopolitik ortamdan bağımsız düşünülemez.
Bütün bu gelişmeler Türk dış politikasında daha geniş bir değişime işaret ediyor. Ankara'nın son dönemde giderek daha fazla vurguladığı yaklaşım, bölgesel sorunların çözümünde bölge ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği düşüncesine dayanıyor.
İRAN VE İSRAİL ARASINDA ÜÇÜNCÜ BİR GÜÇ MERKEZİ Mİ?
Ankara-Riyad yakınlaşmasının bölgesel güç dengesi açısından en önemli sonuçlarından biri de burada ortaya çıkabilir. Orta Doğu'nun geleceği yalnızca İsrail-İran rekabeti veya ABD'nin bölgedeki askeri varlığı üzerinden şekillenmek zorunda değil. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın kapasitelerini bir araya getiren yeni bir eksen, bölgesel sistem içerisinde farklı bir ağırlık merkezi oluşturabilir.
Ankara'nın avantajı tam tersine İran'la konuşabilmesi, Suudi Arabistan ve Katar'la güçlü ilişkiler kurabilmesi, Pakistan'la askeri bağlarını geliştirebilmesi ve aynı zamanda NATO'nun önemli üyelerinden biri olarak kalabilmesidir. Türkiye'nin diplomatik değeri taraflardan birini seçtiğinde değil, farklı güç merkezleri arasında hareket edebildiğinde artıyor. Bu nedenle Ankara-Riyad hattının uzun vadeli başarısı, yeni bir kutuplaşma yaratmasından ziyade bölgesel güç dengesini daha fazla bölgesel aktörün katıldığı bir yapıya dönüştürebilmesine bağlı olacak.