Türkiye ile Ermenistan arasında yaklaşık beş yıldır devam eden normalleşme süreci yeniden tartışılıyor. Ermenistan Ulusal Meclisi Başkanı adayı ve aynı zamanda normalleşme sürecinin özel temsilcisi Ruben Rubinyan son açıklamalarında, Erivan'ın artık sabrının azaldığını belirtiyor. Bu süreçte Rubinyan, Türkiye'nin daha aktif davranması gerektiğini, kara sınırının açılması için herhangi bir engel görmediğini ve diplomatik ilişkilerin gecikmesini açıklayacak makul bir gerekçe bulunmadığını söylüyor. Erivan cephesinden bakıldığında bu ifadeler anlaşılabilir görünebilir. Ancak meseleye Ankara'nın güvenlik ve jeopolitik perspektifinden bakıldığında tablo çok daha farklıdır. Çünkü Türkiye açısından normalleşme süreci hiçbir zaman yalnızca Ankara ile Erivan arasında yürüyen ikili bir diplomatik süreç olmamıştır.

Ermenistan'da sıkça dile getirilen en büyük eleştiri, Türkiye'nin normalleşmeyi Azerbaycan ile yürüyen barış sürecine bağlamasıdır. Oysa dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bu dayanışma örneğini iki ülke de hiçbir zaman gizlemedi. Tam tersine, en başından itibaren Güney Kafkasya'da kalıcı barışın bütün bölgesel aktörleri kapsayan bir zeminde kurulabileceğini savundu. Bunun temel nedeni yalnızca "iki devlet, tek millet" söylemi değildir. Türkiye ile Azerbaycan arasında son yıllarda oluşan güvenlik mimarisi, enerji koridorları, ulaştırma projeleri ve savunma iş birliği artık birbirinden ayrıştırılabilecek başlıklar olmaktan çıktı. Böyle bir denklemde Ankara'nın Bakü'nün temel güvenlik hassasiyetlerini göz ardı ederek tek taraflı adım atmasını beklemek gerçekçi değildir.

Rubinyan'ın açıklamalarında dikkat çeken bir başka nokta ise Ermenistan-Azerbaycan sürecinin Türkiye-Ermenistan sürecinden daha ileri olduğunu kabul etmesidir. Bu aslında önemli bir itiraftır. Çünkü yıllardır Türkiye'nin savunduğu tez de tam olarak buydu. Önce Azerbaycan ile Ermenistan arasında kalıcı ve hukuki zemine oturan bir barış tesis edilmeli, ardından Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme doğal şekilde ilerlemelidir. Bugün Erivan'ın kendi temsilcisi de Azerbaycan ile bazı alanlarda daha fazla ilerleme kaydedildiğini kabul ediyor. Eğer durum buysa, o halde Türkiye'nin neden beklediğini sorgulamadan önce Ermenistan'ın barış sürecini neden hala nihai noktaya taşıyamadığı da sorgulanmalıdır.

Erivan yönetimi son dönemde sınır kapılarındaki altyapıyı tamamladığını, üçüncü ülke vatandaşlarının geçişine hazır olduğunu, Ani Köprüsü'nün restorasyonu için gerekli çalışmaları yaptığını ve demiryolu konusunda teknik hazırlıklarını bitirdiğini anlatıyor. Bunların tamamı önemlidir ancak normalleşme yalnızca teknik hazırlıklardan ibaret değildir. Asıl mesele siyasi güvenin inşa edilmesidir. Bugün Azerbaycan ile kapsamlı barış anlaşması henüz imzalanmamışken, ulaştırma hatları konusunda taraflar arasında hala görüş ayrılıkları sürerken ve bölgesel güvenlik mimarisi tam anlamıyla oturmamışken Türkiye'nin yalnızca teknik hazırlıklara bakarak sınırı açmasını beklemek diplomatik gerçeklerle örtüşmüyor.

Üstelik Ermenistan'ın yerine getirmesi gereken yükümlülükler konusunda da tartışmalar tamamen sona ermiş değil. Azerbaycan uzun süredir barış anlaşmasının imzalanabilmesi için Ermenistan Anayasası'nda yer alan ve kendi toprak bütünlüğü açısından sorun oluşturduğunu savunduğu hükümlerin değiştirilmesini talep ediyor. Bunun yanında ulaştırma bağlantılarının açılması, karşılıklı güven artırıcı adımların tamamlanması ve barış anlaşmasının hukuki güvence altına alınması gibi başlıklar da masada durmaya devam ediyor. Dolayısıyla Erivan'ın "Türkiye artık adım atsın" çağrısını yaparken, kendi üzerine düşen tüm siyasi yükümlülükleri eksiksiz yerine getirip getirmediği de kamuoyunda yüksek sesle soruluyor.

Ermenistan'ın son dönemde verdiği mesajlar, normalleşme konusunda istekli olduğunu gösteriyor. Bu isteğin samimi olması elbette önemlidir. Ancak samimiyet tek başına yeterli değildir. Güney Kafkasya'da yeni bir dönem başlayacaksa bunun yolu yalnızca Ankara'ya çağrı yapmaktan değil, Bakü ile çözülemeyen başlıkları kalıcı biçimde sonlandırmaktan geçiyor. Türkiye-Ermenistan normalleşmesi artık iki ülke arasındaki dar bir diplomatik dosya olmaktan çıkmış durumda; bugün bu süreç, Azerbaycan'ı, bölgesel ulaştırma koridorlarını, enerji güvenliğini ve Güney Kafkasya'nın geleceğini doğrudan ilgilendiren çok katmanlı bir jeopolitik denklemin parçasıdır.