Türkiye'nin Ege ve Doğu Akdeniz'deki son hamlesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla geldi. Resmi Gazete'de yayımlanan kararlarla Muğla'nın Fethiye ilçesi ile Antalya'nın Kaş ilçesi açıklarında belirlenen saha "Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı", Kuzey Ege'deki bir diğer saha ise "Kuzey Ege Deniz Milli Parkı" statüsüne alındı. Böylece çevrenin ve deniz ekosisteminin korunması amacıyla belirlenen iki alan resmen milli park statüsü kazanırken, kararın haritadaki konumu kısa sürede meselenin çevresel boyutunun önüne geçti.
Böylelikle Atina'nın uzun süredir çekindiği nokta da hayata geçmiş oldu. Atina, Türkiye'nin kendi tezlerini yalnızca diplomatik masada savunmakla yetinmeyip bunları devletin idari tasarruflarına, deniz planlamasına ve sahadaki uygulamalarına yansıtmasından korkuyordu. Bugün yaşanan süreçle ise, Mavi Vatan'ın bir doktrin ve harita olmaktan çıkarak devlet politikasının farklı araçlarıyla desteklenmeye başladığı yeni bir döneme girildi.
Doğu Akdeniz'deki Türk-Yunan anlaşmazlığının en sıra dışı noktalarından biri Meis. Anadolu kıyılarına 2 kilometre, Yunanistan anakarasına ise 580 km olan bu sözde Yunan adasına, ana karalarla yarışacak ölçüde deniz yetki alanı etkisi verilmesi, Türkiye'nin yıllardır itiraz ettiği temel meselelerden biriydi. Ankara; sınırlandırmanın yalnızca adaların varlığı üzerinden değil, kıyı uzunlukları, coğrafyanın özellikleri ve hakkaniyet ilkesi dikkate alınarak yapılması gerektiğini savunurken, Yunanistan hukuka aykırı söylemleri ve uygulamaları ile taşkınlığın sönmesine engel oluyor.
Deniz Milli Parkı hamlesiyle Türkiye, Meis'i merkeze alan Yunan yaklaşımının kendi kıyıları üzerinde sonuç doğurmasını kabul etmediğini artık yalnızca söylemiyor; kendi deniz politikasını idari kararlarla da görünür hale getiriyor. Türkiye, Yunanistan'ın Meis üzerinden önüne çekmek istediği geniş deniz yetki alanı setinin Ankara tarafından fiilen kabul edilmediğini çok daha güçlü biçimde ortaya koyuyor. Başka bir ifadeyle Türkiye, Atina'nın çizdiği haritanın içinde hareket etmek yerine kendi haritasını kendi devlet uygulamalarıyla desteklemeye başlıyor.
Yunanistan açısından daha kritik soru şu: Türkiye bundan sonra ne yapacak?
Çünkü Fethiye-Kaş'ta uygulanan modelin devamı gelirse Ege'deki tartışma tamamen başka bir aşamaya geçebilir. EGEAYDAAK olarak bilinen ve Türkiye'nin aidiyetinin uluslararası antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmediğini savunduğu coğrafi formasyonlar meselesi hala Ankara'nın resmî pozisyonunun bir parçası. Dışişleri Bakanlığı 7 Ağustos'taki açıklamasında da bu pozisyonu açık biçimde yeniden ortaya koydu.
Peki bu meseleyi daha da genişletirsek, Cumhurbaşkanı Erdoğan gelecekte bu coğrafi formasyonların çevresinde yeni deniz koruma alanları veya benzer idari düzenlemeler öngören kararlar imzalarsa ne olur?
Böyle bir adım elbette tartışmalı bir adanın egemenliğini tek başına Türkiye'ye geçirmez. Uluslararası hukukta egemenlik, yalnızca bir devletin iç hukuk işlemiyle yaratılamaz. Fakat Türkiye'nin kendi hukuki tezini idari faaliyetlerle desteklemesi, Ege'deki tartışmayı teorik bir egemenlik anlaşmazlığından günlük devlet uygulamalarının karşı karşıya geldiği çok daha somut bir alana taşıyabilir. Özellikle Girit çevresi ve Ege'deki statüsü tartışmalı coğrafi formasyonlar bakımından böyle bir senaryo Ankara-Atina hattında çok daha büyük sonuçlar doğurabilir.

MAVİ VATAN YASASI GELİRSE TABLO DEĞİŞİR
Daha büyük mesele ise Türkiye'de tartışılan kapsamlı bir Deniz Yetki Alanları Kanunu. Mavi Vatan yaklaşımının kıta sahanlığı, MEB ve diğer deniz yetki alanları bakımından daha bütünlüklü bir iç hukuk çerçevesine kavuşturulması gerektiği uzun süredir dile getiriliyor. TBMM'deki tartışmalarda dahi Türkiye'nin deniz alanlarını bütüncül biçimde tanımlayan hukuki altyapının geliştirilmesi gerektiği gündeme getirildi.
Eğer önümüzdeki dönemde böyle kapsamlı bir düzenleme hayata geçirilirse bugünkü Deniz Milli Parkı kararlarının anlamı daha da büyüyebilir. Bir tarafta deniz yetki alanlarını sistematik biçimde ele alan mevzuat, diğer tarafta deniz mekânsal planlaması ve koruma alanları, bunların yanında Türk Deniz Kuvvetleri'nin zaten sürdürdüğü caydırıcılık ve devletin ekonomik faaliyetleri... Bütün bu gelişmelere önayak olacak Mavi Vatan Yasası'nın ise Ekim ayında TBMM'den geçmesi çeşitli kaynaklar tarafından bildiriliyor.
Bu parçalar aynı stratejik çerçevede birleştiğinde Mavi Vatan, üzerinde sınırların çizildiği bir harita olmaktan çıkarak hukuku, ekonomiyi, çevre politikasını, diplomasiyi ve güvenliği aynı noktada buluşturan kapsamlı bir deniz politikasına dönüşür.
Türkiye'nin son kararları Yunanistan'ın MEB ve kıta sahanlığı tezlerini uluslararası hukuk bakımından otomatik olarak ortadan kaldırmış değil. Bunu söylemek hukuken doğru olmaz. Ancak jeopolitik mücadele yalnızca kimin daha güçlü hukuki argümana sahip olduğu üzerinden yürümüyor; devletlerin tezlerini ne ölçüde tutarlı, sürekli ve kurumsal politikaya dönüştürebildiği de önem taşıyor.
Türkiye'nin yaptığı tam olarak burada anlam kazanıyor. Ankara, kendisini Antalya Körfezi'ne sıkıştırabilecek maksimalist deniz haritalarını kabul etmeyeceğini yıllardır söylüyordu. Libya ile imzalanan deniz yetki alanları mutabakatı bunun en büyük adımlarından biriydi. Şimdi deniz planlamaları ve koruma alanlarıyla aynı yaklaşım başka araçlar üzerinden devam ediyor.
Atina açısından rahatsızlık yaratan da Türkiye'nin geri adım atmaması. Yunanistan'ın çevre, turizm veya deniz planlaması üzerinden oluşturduğu tek taraflı düzenlemelere Ankara'nın sessiz kalacağı beklentisi varsa, son gelişmeler bunun gerçekleşmeyeceğini gösteriyor. Nitekim Türkiye, Yunanistan'ın Ege'yi kapsayan son turizm mekânsal çerçevesinin kendisi açısından hukuki sonuç doğurmayacağını açıkça ilan etti.
YUNANİSTAN'IN İSRAİL'LE YAKINLAŞMASI ANKARA'YI DURDURMADI
Bu gelişmeleri Doğu Akdeniz'deki daha büyük güç dengelerinden bağımsız okumamak gerekiyor. Yunanistan'ın son yıllarda İsrail'le savunma, enerji ve güvenlik alanlarında geliştirdiği yakın ilişki, Atina açısından Türkiye'yi dengeleyebilecek bölgesel ortaklık arayışının önemli parçalarından biri oldu. Fakat Ankara'nın deniz politikasında attığı adımlar, bu eksenin Türkiye'nin kendi tezlerinden vazgeçmesini sağlamadığını gösteriyor.
Hatta paradoksal biçimde Atina'nın Türkiye'yi çevreleme amacı taşıdığı düşünülen her yeni bölgesel ortaklık, Ankara'nın kendi deniz stratejisini daha kurumsal hale getirmesi için yeni bir gerekçe üretiyor. Bu açıdan Yunanistan'ın İsrail'le stratejik yakınlaşmasının sürmesi, kısa vadede Atina'ya diplomatik ve askeri kapasite sağlayabilir; fakat uzun vadede Türkiye'nin deniz yetki alanları, savunma kapasitesi ve bölgesel ortaklıklarını daha hızlı tahkim etmesini de teşvik edebilir. Dolayısıyla Atina'nın mevcut çizgisinin Türkiye'yi geri çekmek yerine daha sistematik bir karşı strateji geliştirmeye yöneltmesi, Yunan dış politikası açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir stratejik paradoks oluşturuyor.
TÜRKİYE ARTIK HARİTAYI SAHADA OKUYOR
Asıl kırılma noktası da burada. Mavi Vatan yıllarca Türkiye'nin nasıl bir deniz jeopolitiği tahayyül ettiği üzerinden tartışıldı. Bundan sonraki aşamada tartışma, Türkiye'nin bu tahayyülü hangi hukukî, idari, ekonomik ve güvenlik araçlarıyla hayata geçireceği üzerinden yürüyebilir.
Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı tek başına Ege ve Doğu Akdeniz'deki bütün denklemi değiştirmez. Yunanistan'ın tezlerini de bir gecede hükümsüz hale getirmez. Fakat Ankara'nın bundan sonra izleyeceği yol açısından son derece önemli bir işaret veriyor: Türkiye kendi kıyılarının hemen önünde başkalarının çizdiği deniz haritalarını kabullenmeye niyetli değil.
Eğer bunu yeni deniz parkları, kapsamlı bir Deniz Yetki Alanları Kanunu, deniz mekânsal planlaması ve sahadaki ekonomik-güvenlik faaliyetleri takip ederse Atina'nın karşısında artık yalnızca "Mavi Vatan" diyen bir Türkiye olmayacak. Mavi Vatan'ı hukukuyla, kurumlarıyla ve sahadaki varlığıyla uygulayan bir Türkiye olacak.
Belki de Yunanistan'ın asıl endişesi bugün ilan edilen parkların sınırları değil. Asıl endişe, Ankara'nın bundan sonra nerede yeni bir sınır çizeceği ve o çizginin arkasını hangi devlet araçlarıyla dolduracağı.