Kimse dünyanın en büyük güvenlik zirvesini sadece iyi bir ev sahipliği yapılacağı için belirli bir ülkeye vermez. Zirvelerin adresi, aynı zamanda uluslararası siyasetin hangi yöne evrildiğini de gösterir. Bugün Ankara'nın seçilmiş olması, Türkiye'nin son yıllarda jeopolitik ağırlığını yeniden artırdığının en somut göstergelerinden biri. Aynı zamanda uluslararası siyasetin ağırlık merkezinin sessizce değiştiği de gözler önüne serildi.

Kısacası dünya değişirken, Türkiye'nin konumu da değişti

Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa'nın güvenlik anlayışını kökten değiştirdi. İran ile İsrail arasında yaşanan gerilim ve ABD müdahalesi Orta Doğu'daki dengeleri yeniden şekillendirdi. Suriye'de Esad sonrası oluşan yeni denklem büyük bir çabayla inşa edilmeye çalışılıyor.

Karadeniz, Kafkasya ve enerji koridorları artık sadece bölgesel meseleler değil; küresel rekabetin merkezinde yer alıyor.

Hem sahada hem de masada, bu krizlerin bir noktada Türkiye ile kesiştiğini fark ediyorsunuz. Çünkü şu an dünyanın ateş çemberi olarak değerlendirebileceğimiz savaşların haritadaki merkezinde Türkiye yer alıyor. Ve Ankara bu savaşlarda kullandığı diplomatik araçlarla yine çözümlerin merkezinde duruyor.

Türkiye artık sadece haritadaki yeriyle değil, son yıllarda savunma sanayiinde elde edilen kapasite, diplomatik hareket alanı, tahıl koridorundan esir takasına kadar yürütülen arabuluculuk girişimleri ve bölgesel krizlerde sahaya etki edebilme kabiliyetiyle farklı bir noktaya taşındı.

Bugün Türkiye’yi NATO’nun gözünde farklılaştıran şey sadece örgütün ikinci büyük ordusu olarak asker sayısı değil; gerektiğinde diplomasi üretebilmesi, gerektiğinde caydırıcılık oluşturabilmesi ve gerektiğinde sahada denge kurabilmesi.

Ankara Zirvesi'nin belki de en dikkat çekici yönü, savunma sanayiinin ilk kez liderler zirvesinin asli gündemlerinden biri haline gelmesi oldu. NATO artık yalnızca tehditleri ve askeri stratejileri konuşan bir ittifak değil; o stratejileri hayata geçirecek üretim kapasitesini, teknolojiyi ve savunma sanayiini de güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Bu nedenle Ankara'da düzenlenecek NATO Savunma Sanayii Forumu, yeni güvenlik anlayışının en somut yansımalarından biri olacak.

Bunun Ankara'da düzenlenmesi ise tesadüf değil. Son yıllarda savunma sanayiinde yakaladığı ivmeyle Türkiye, NATO'nun yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten ülkelerinden biri haline geldi. İttifakın üretim kapasitesini artırma hedefi konuşulurken ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN ve Baykar gibi şirketlerin örnek gösterilmesi de bunun bir göstergesi. Türkiye artık sadece NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip bir ülke olarak değil, ittifakın savunma üretim zincirine yön verebilecek sanayi altyapısıyla da öne çıkıyor.

Elbette masada yalnızca savunma sanayiinin geleceği olmayacak. Türkiye ile ABD arasında F-35 programı, F110 motorları ve yeni savunma iş birliklerine ilişkin temasların da zirvenin en kritik başlıkları arasında yer alması bekleniyor. Henüz resmiyet kazanmış bir karar bulunmasa da, Washington'un Ankara ile savunma ilişkilerini yeniden stratejik zemine oturtma arayışı dikkat çekiyor. Bu nedenle Ankara Zirvesi, yalnızca yeni anlaşmaların değil, Türkiye-ABD savunma ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcına da dönüşebilir.

Avrupa bugün belki yüksek sesle dile getirmiyor ama güvenlik konusunda Türkiye'yi eskisinden çok daha farklı bir yere koyuyor. ABD, Avrupa'nın savunmasında tek başına bu kadar büyük bir yük taşımak istemediğini açıkça ifade etti. Washington'un askeri varlığını yeniden yapılandırması ve Avrupalı müttefiklerinden daha fazla sorumluluk üstlenmelerini beklemesi, Avrupa'yı kendi güvenlik kapasitesini artırmaya zorluyor. Türkiye’nin Karadeniz'deki kritik konumu ve Avrupa'yı Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu'ya bağlayan ulaşım koridorlarının merkezinde bulunması Ankara'yı vazgeçilmez aktörlerden biri hâline getiriyor. Nitekim Avrupa Birliği'nin savunma sanayiini güçlendirmeyi amaçlayan SAFE programında Türkiye ile iş birliğinin gündeme gelmesi de tesadüf değil.

Son birkaç yılda Ankara'nın elini en fazla güçlendiren başlıklardan biri ise hiç kuşkusuz Suriye oldu. Esad sonrası dönemde Ankara, Suriye ile sınır güvenliği sebebiyle ilgilenmiyor yeni siyasi yapının oluşumunda, terör örgütleriyle mücadelede, mültecilerin dönüş sürecinde ve bölgesel istikrarın sağlanmasında belirleyici aktörlerden biri olarak görülüyor. Bu nedenle bugün Suriye üzerine yapılan hemen hemen her uluslararası değerlendirme, bir noktada mutlaka Türkiye'ye çıkıyor.

Türkiye'nin artan etkisini en yakından izleyen ülkelerden biri de İsrail. Özellikle Suriye sahasında oluşan yeni güç dengesi, Tel Aviv'in Ankara'yı her zamankinden daha dikkatli takip etmesine neden oluyor. İki ülke arasında zaman zaman görüş ayrılıkları yaşansa da, İsrail açısından Türkiye artık göz ardı edilebilecek bir aktör değil. Bugün, Ankara artık eskisinden daha güçlü bir bölgesel ağırlığa sahip, küresel ağırlığı ise gözardı edilemeyecek seviyede.

Dünya değişiyor; güvenlik anlayışı, ittifaklar ve güç dengeleri yeniden şekilleniyor. Bu yeni tabloda Türkiye artık yalnızca NATO'nun güney kanadındaki bir müttefik değil, Avrupa'nın güvenliği ile Orta Doğu, Karadeniz ve Kafkasya arasındaki jeopolitik denklemin merkezindeki ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.

Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi de bu değişimin en somut göstergesi. Bu zirvede üst düzey isimler bir araya gelerek bir şeyleri tartışmayacak, aynı zamanda Türkiye'nin uluslararası güvenlik mimarisindeki yükselen rolü, dünyaya güçlü bir mesaj verecek.