Yazıma, bir alıntıyla başlayayım…

Almanya’da bir lise müdürü, her eğitim ve öğretim yılının başında, öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş.

Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim bütün kötülükleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi yapan hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup, yaktığı insanlar…”

“Eğitimden bu sebeple kuşku duyuyorum”.

“Sizlerden isteğim; Öğrencilerimizin önce İNSAN olması için çaba harcayın. Çabalarınız, bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Verdiğiniz ilim, Çocuklarımızın İYİ İNSAN olmasına vesile olacaksa, o zaman önem taşıyacaktır.”

O zaman mesele, iyi insan olmak ve de bunu sürdürebilmek.

İyi insan olmak, doğuştan gelen sabit bir kimlikten ziyade, her gün yeniden verilen aktif bir karardır. Bu bağlamda, korumak ciddi bir zihinsel ve duygusal çaba gerektirir.

Toplumsal yapılarda ve güncel hayatta bencil veya kural tanımaz davranışların kısa vadede avantaj sağladığı algısı, kişide adalet kavramının sorgulanmasına neden olur. Günümüz dünyasında bunun örneklerini görmekteyiz. Emeğinin veya nezaketinin istismar edildiğini hissetmek, iyilikte ısrar etmenin, iyi insan olmanın önündeki en büyük duygusal engel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kabul edilmelidir ki, sürekli empati kurmak ve başkalarının sorumluluğunu üstlenmek, zihinsel bir yükü de beraberinde getirir.

Sınır çizmesini bilmeyen bir iyilik yaklaşımı, zamanla kişiyi öfkeye veya duyarsızlığa sürükleyebilir. Sürekli “evet” deyip tükenmek, iyiliği bitirir. Unutulmamalıdır ki, iyi kalmak için “hayır” diyebilmek son derece önemlidir. İnsanın kendi dengesini koruması, iyiliği sürdürebilmesi açısından zaruridir. Bu noktada, “öz saygı” ön plana çıkmaktadır. Saygıyı korurken kendini ezmeyen, gereğinde uzaklaşmayı bilen tutarlı kalacaktır. Saygılı kalırken ilişkiyi korumak için arada sağlıklı mesafe tutmak, iyi kalabilmeyi kolaylaştıracaktır.

İYİ KALMAK ZOR MU?...

Evet, zor…

Çünkü, iyi kalmak, sadece dış dünyaya karşı değil, “içsel çatışmalarla” da mücadeleyi gerektirir ve bu yüzden bir yolculuktur…

İyi kalabilmek, insanın kendi bünyesindeki bencillik, kıskançlık ve hırs gibi dürtüleri bastırmak yerine, onları fark edip kontrol altında tutabilme kapasitesine bağlıdır. Bu da sürekli bir özfarkındalık gerektirir.

İyilik çoğu zaman kişisel konfordan veya zamandan feragat etmeyi gerektirir. Çıkar çatışması sürecinde ilksel davranabilmek, duruş sergileyebilmek ciddi bir irade sınavıdır. Mesele sadece kötü olmamak değil, baskı, kırgınlık ve adaletsizlik karşısında da o duruşu koruyabilmektir.

İyi insan olmayı sürdürebilir kılan şey, net sınırlar koyarak bir “yaşam ilkesi” haline getirmektir. Sınırları belli olan bir “iyilik” hem kişiyi korur hem de değerinin muhafaza edilmesini sağlar.

Zararsız olmak tek başına “iyi insan” olmaya yetmeyecektir. Pasif iyilik konforludur, diğer bir deyimle, suya sabuna dokunmaz. Aktif iyilik ise haksızlık karşısında ses çıkarmayı, sorumluluk almayı ve gerektiğinde konfor alanından feragat etmeyi gerektirir. Zor olan da tam olarak bu risk alma halidir.

Sonuçta, iyi kalmak, insanın kendi içindeki bencillik ile erdem arasındaki o ince çizgide her gün yeniden yürümeyi seçmesidir.

Bu kadar “iyi” den ve “iyilik” ten bahsedince, yazımı çok sevdiğim bir sözle bitireyim…

İYİLİK YAPAR GİBİ GÖZÜKME,

İYİLİK YAP,

GÖZÜKME…