11 Eylül 2001 sabahı New York’ta başlayan saldırılar birkaç saat içinde Amerikan tarihinin yönünü değiştirdi. İkiz Kuleler yıkıldı, Pentagon vuruldu, yaklaşık 3 bin kişi hayatını kaybetti. Washington’ın bu tarihten sonra dünyaya nasıl bakacağı, hangi tehditleri önceliklendireceği ve güvenlik adına ne kadar ileri gidebileceği de o gün yeniden tanımlandı.
Aradan 25 yıl geçti. ABD'nin hedefinde olan Usame bin Ladin öldürüldü, El Kaide’nin merkezi yapılanması büyük ölçüde dağıtıldı, ABD Afganistan’dan çekildi ve Irak savaşının siyasi mirası Amerikan kamuoyunda ağır bir yük haline geldi. Buna rağmen 11 Eylül’den sonra oluşturulan güvenlik mekanizmasının önemli bölümü hala ayakta.
Saldırılardan hemen sonra Washington’ın verdiği tepki 'nefs-i müdafaa' olarak altın tepside sunuldu. ABD kendi topraklarında daha önce karşılaşmadığı ölçekte bir saldırıya uğramıştı ve kamuoyunda yeni saldırıların gelebileceğine ilişkin ciddi bir korku vardı.
Fakat zaman içerisinde terör tehdidi yalnızca güvenlik politikalarının başlıklarından biri olmaktan çıktı; Amerikan devletinin bütün güvenlik mimarisini belirleyen merkezi unsur haline geldi. İç Güvenlik Bakanlığı kuruldu, havaalanı ve sınır güvenliği yeniden düzenlendi, istihbarat kurumlarının yetkileri genişletildi, elektronik gözetim arttı ve başkanlık makamına askeri operasyonlar konusunda çok geniş hareket alanları tanındı.
Afganistan bu dönemin ilk büyük askeri cephesi oldu. ABD, El Kaide’nin barınma alanlarını ortadan kaldırmak ve Taliban yönetimini devirmek amacıyla savaşa girdi. Fakat kısa süreli olması beklenen operasyon yirmi yıl sürdü ve sonunda Taliban yeniden Kabil’e döndü.
Irak ise 11 Eylül sonrasında oluşan güvenlik psikolojisinin sınırlarının ne kadar genişleyebileceğini gösterdi. Saddam Hüseyin yönetiminin 11 Eylül saldırılarıyla doğrudan bağlantısı bulunmamasına rağmen terörizm, kitle imha silahları ve yeni bir saldırının önlenmesi aynı siyasi anlatının içine yerleştirildi.
11 Eylül birkaç saat sürdü. Fakat saldırının yarattığı güvenlik düzeni çeyrek asır boyunca yaşamaya devam etti.
AMERİKA ÖNCE TEHDİDİ UZAKTA ARADI
George W. Bush döneminin güvenlik anlayışı büyük ölçüde Amerika’nın sınırlarının dışında şekillenmişti. Washington’a göre Amerikan güvenliği New York veya Washington’da değil, tehdidin ortaya çıktığı yerde başlamalıydı, ve tehdit de yerinde yok edilmeliydi.
Afganistan’daki kamplar, Irak’taki rejim, Pakistan’daki El Kaide yapılanmaları veya Yemen’deki örgütler bu nedenle Amerikan güvenliğinin "öncelikli imha edilmesi gereken" listesinin başında geldi. 11 Eylül gösterdi ki, tehdit ABD topraklarına ulaşmadan önce ortadan kaldırılmalıydı.
Bu yaklaşım 2001 sonrası Amerikan dış politikasına müdahaleci bir karakter kazandırdı. 2026’ya gelindiğinde ise bu mantık tamamen ortadan kalkmış değil fakat yön değiştirmiş durumda.
Trump yönetiminde tehdit artık yalnızca uzaktaki bir terör örgütü değil. Amerika’ya giren insan, ithal edilen ürün, yabancı teknoloji, uyuşturucu şebekesi veya kritik bir ekonomik bağımlılık da aynı güvenlik çerçevesine yerleştirilebiliyor.
TRUMP 11 EYLÜL DÖNEMİNİ REDDEDERKEN ONUN MİRASINI KULLANIYOR
Donald Trump’ın dış politika söylemi ilk bakışta 11 Eylül sonrası Amerikan politikasından büyük bir kopuşu temsil ediyor. Irak savaşını eleştiriyor, “sonsuz savaşlar” söylemine karşı çıkıyor ve ABD’nin başka ülkeleri dönüştürmek için para ve asker harcamaması gerektiğini savunuyor.
Bush döneminde Amerika yalnızca kendisini savunmak istemiyordu; aynı zamanda dünyayı kendi değerleri doğrultusunda dönüştürebileceğine inanıyordu. Demokrasi ihracı, rejim değişikliği ve ulus inşası bu anlayışın önemli parçalarıydı. Kısacası "Amerikan rüyası" pazarlaması oldukça iyi yapılmalıydı.
Trump’ın “America First” çizgisinde ise böyle bir iddia çok daha geri planda kalıyor. Trump, Amerika'nın dünyayı değiştirmesinden çok Amerika'yı değiştirme peşinde. Yıllarca dışarı odaklandığı için içerinin ihmal edildiğini savunuyor. Bu noktada Washington’ın başka ülkelerin siyasi rejimlerini değiştirmekten çok kendi çıkarını, sınırını, sanayisini ve ekonomik gücünü koruması gerektiği savunuluyor.
Fakat burada önemli bir paradoks ortaya çıkıyor.
Trump 11 Eylül sonrası müdahaleciliği eleştiriyor ancak o dönemde büyüyen güvenlik devletini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine bazı araçlarını başka tehditlere yöneltiyor. Bu nedenle Trump dönemini 11 Eylül güvenlik düzeninin sonu olarak değil, hedef değiştirmiş ikinci evresi olarak okumak daha doğru olabilir.
TERÖRİZMİN YERİNE SINIR VE EGEMENLİK GEÇİYOR
2001’de Amerikan siyasetinin en güçlü güvenlik kelimesi “terörizm”di. 2026’da ise “sınır”, “egemenlik” ve “ulusal çıkar” aynı ağırlığı kazanmaya başladı.
Trump yönetiminde düzensiz göç yalnızca sosyal veya ekonomik bir sorun olarak değerlendirilmiyor. Suç, uyuşturucu, ulusal kimlik ve egemenlik tartışmalarıyla birlikte ele alınıyor.
Aynı şey Latin Amerika’daki uyuşturucu kartelleri için de geçerli. Bazı örgütlerin terör yapılanmalarıyla aynı kategoride değerlendirilmesi, aslında yalnızca kullanılan kelimeleri değiştirmiyor; devletin bu örgütlere karşı hangi araçları kullanabileceği tartışmasını da dönüştürüyor.
Bir yapı “suç örgütü” olarak tanımlandığında mesele ağırlıklı olarak hukuk ve polislik alanında kalır. Aynı yapı “terör tehdidi” olarak tanımlandığında istihbarat, yaptırım ve hatta askeri araçların kullanılması çok daha kolay savunulabilir hale gelir.
Tam da bu noktada 11 Eylül sonrasında Amerikan siyasetinde yerleşen yaklaşım yeniden karşımıza çıkıyor: Bir meseleyi güvenlik konusu haline getirdiğinizde onun için kabul edilebilir siyasi araçların sınırı genişliyor.
GÜVENLİKLEŞTİRME 2001’DEN 2026’YA NASIL DEĞİŞTİ?
Bir siyasi lider herhangi bir konuyu toplumun, devletin veya ulusal kimliğin varlığına yönelik olağanüstü tehdit olarak sunduğunda normal siyasetin sınırları genişleyebiliyor. Kamuoyu bu söylemi kabul ettiğinde ise normal şartlarda tartışmalı olabilecek önlemler meşrulaşabiliyor.
11 Eylül sonrasında terörizm böyle güvenlikleştirildi.
Trump döneminde ise aynı mantık çok daha geniş alanlara taşınıyor.
Trump’ın temel planı; Avrupa ve Orta Doğu’daki maliyetli angajmanları azaltmak, müttefiklere daha fazla yük yüklemek, savaşları kısa sürede anlaşmalarla kapatmak ve Amerikan gücünü Çin’le rekabete yöneltmekti. Ancak Ukrayna savaşının uzaması, İran’la çatışmanın genişlemesi ve Çin’in baskılara rağmen yükselişini sürdürmesi bu planın üç temel varsayımını bozuyor.
Trump’ın dış politika anlayışı, Amerika’nın bütün krizlerle aynı anda ilgilenmemesi gerektiği düşüncesine dayanıyor. Washington’ın müttefiklerini korumak, uluslararası düzeni finanse etmek ve dünyanın farklı bölgelerinde sürekli askeri varlık bulundurmak yerine kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarına yoğunlaşmasını istiyor.
Ukrayna ve İran acil krizlerdi; Çin ise Amerikan üstünlüğünün yapısını değiştiren uzun vadeli rakiptir. Aradaki fark önemlidir zira Rusya Avrupa güvenliğini, İran Orta Doğu düzenini zorlayabilir ancak Çin; ekonomi, teknoloji, sanayi, deniz gücü ve küresel diplomasi alanlarında ABD’ye aynı anda meydan okuyabilecek tek aktördür.
Trump’ın tarifeler, ihracat kontrolleri ve teknolojik sınırlamalarla Çin’i yavaşlatma stratejisi Pekin’e maliyet çıkarabilir. Fakat baskı, Çin’i aynı zamanda yarı iletkenler, yapay zekâ, enerji, ödeme sistemleri ve kritik teknolojilerde daha bağımsız hale gelmeye zorluyor. Washington’ın amacı Çin’in gelişimini sınırlamakken, aşırı baskı Pekin’in kendi ekosistemini daha hızlı kurmasına da yol açabilir.
Çin’in bir diğer avantajı, ABD’nin diğer cephelerde tükenmesini bekleyebilmesidir. Washington Ukrayna’ya silah gönderirken, İran karşısında pahalı askerî varlık bulundururken ve müttefikleriyle ticaret anlaşmazlıkları yaşarken Pekin sanayi kapasitesini artırabiliyor, Küresel Güney ile ilişkilerini genişletebiliyor ve Amerikan yaptırımlarına karşı alternatif ağlar oluşturabiliyor.
Daha önemlisi Trump, Çin’i çevrelemek için Japonya’ya, Güney Kore’ye, Avrupa’ya, Avustralya’ya ve Hindistan’a ihtiyaç duyuyor. Ancak aynı müttefiklere tarifeler uygulamak, güvenlik yükünü artırmak ve ilişkileri yalnızca maliyet hesabına indirgemek Çin karşıtı koalisyonun siyasi temelini zayıflatabilir.
Bunların her biri gerçekten stratejik riskler barındırabilir. Ancak hepsinin “ulusal güvenlik” diliyle ele alınması, güvenliğin artık Amerikan siyasetinin belirli bir alanı değil, neredeyse bütün politika alanlarını çevreleyen ana çerçeve haline geldiğini gösteriyor. Bu nedenle Trump’ın önündeki esas tehlike tek bir savaşı kaybetmek değil, Amerikan gücünü birbirinden farklı cephelere dağıtarak asıl önceliğini kaybetmektir. Bush yönetimi 11 Eylül sonrasında Çin’in yükselişini ikinci plana iterek yirmi yılını Orta Doğu’da tüketmişti. Trump da İran ve Ukrayna krizlerine saplanırsa, karşı çıktığı dönemin en büyük stratejik hatasını farklı bir söylemle tekrarlayabilir.