Yapay zekâ destekli sanat üretimi hayatımıza ilk girdiğinde gerçekten şaşırtıcıydı. Birkaç kelime yazarak daha önce hiç görmediğimiz bir dünyayı resmettirebiliyor, var olmayan bir sese şarkı söyletiyor, birkaç dakikada klipler ve görseller üretebiliyorduk. Bir noktada teknoloji, bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz şeyleri günlük hayatın parçası haline getirmiş gibiydi.

Ama sonra garip bir şey oldu. Yapay zekâ daha iyi hale geldikçe, ürettiği şeyler bize daha az şaşırtıcı gelmeye başladı. Hatta sıkıcı gelmeye başladı. Bugün birkaç saniye içinde teknik olarak oldukça başarılı bir görsel ya da şarkı üretebiliyoruz. Fakat bu üretimlerin büyük bir kısmında, adını tam olarak koyamadığımız ortak bir his var. Sanki farklı insanlar tarafından değil de aynı fabrikanın farklı bantlarından çıkmış işler dinliyor ve izliyoruz. Beynimiz böyle konularda ayırt etmeyi çok iyi yapıyor.

İlk başta herkese çok hoş gelen, izlenme platformlarında milyonlar dinlenen şey neden bu kadar hızlı sıradanlaştı?

Bu değişimi belki de en rahat müzikte fark ediyoruz.

Türkiye'de yapay zekâ vokallerinin dikkat çekici örneklerinden biri, Sagopa Kajmer'in tamamen dijital ve yapay zekâ tabanlı vokal projesi "Nun Sultan" olmuştu. İlk karşılaşmada insanın gerçekten durup düşündüğü bir şeydi bu: Ortada gerçek bir şarkıcı yoktu ama kulağa gerçek bir insan söylüyormuş gibi geliyordu. Hepimiz ilk başta sevmesek de kulağı tırmalayan bir şey olmadığını düşündük.

Fakat teknoloji yaygınlaştıkça bu şaşkınlık kısa sürede kayboldu. Bugün internette yüzlerce, hatta binlerce yapay zekâ şarkısına denk geliyoruz. Türleri değişiyor, sözleri değişiyor, sesler değişiyor ama çoğunda benzer bir şey duyuyoruz. Tam olarak ne olduğunu söylemek zor. Yine de kulağımıza bir yerden tanıdık geliyor.

Bunun bir nedeni, yapay zekânın insan sesindeki küçük kusurları henüz bizim kadar anlamlı kullanamaması olabilir. İnsan sesi her zaman düzgün değildir. Bazen nefes yetmez, bir kelime hafifçe çatlar, ses titrer ya da şarkıcı olması gerekenden biraz daha erken girer. Normalde bunları birer kusur olarak görürüz. Fakat bazen şarkıyı bize gerçek hissettiren şey tam da bunlardır. Yapay zekâ ise çoğu zaman bu pürüzleri düzeltmeye çalışıyor.

Sonuçta ortaya temiz, dengeli ve teknik olarak başarılı bir ses çıkıyor. Ama bir süre sonra o temizliğin kendisi yorucu olmaya başlıyor.

Bir başka sorun da kullanılan verilerle ilgili. Modeller ne kadar farklı tarzları taklit edebilse de sonuçta büyük ölçüde geçmişte üretilmiş müziklerden öğreniyorlar. Bu yüzden ortaya çıkan işler bazen yeni bir şey söylemekten çok, zaten bildiğimiz şeylerin oldukça başarılı bir karışımı gibi hissettiriyor. Üstelik müzikte mesele yalnızca sesin nasıl çıktığı değil. Bir insanın söylediği şarkının arkasında gerçekten yaşanmış bir hayat var. Bir ayrılık, bir kayıp, bir gece, bir pişmanlık...

Yapay zekâ bunların nasıl duyulacağını taklit edebilir. Ama o duyguyu gerçekten yaşamış değildir. Belki de aradaki fark burada başlıyor.