Donald Trump’ın Ontario Gölü’nü “Lake America” olarak yeniden adlandırması ilk bakışta Amerikan Başkanı’nın kendine özgü siyasi gösterilerinden biri gibi görünebilir. Kanada’nın buna “Lake Ontario. Now and Always” tabelasıyla karşılık vermesi, Trump’ın yapay zeka videolarıyla yeni ismi duyurması ve teknoloji şirketlerinin peş peşe pozisyon almak zorunda kalması da meseleyi diplomatik bir krizden çıkararak atışmaya döndürdü. Devletler yalnızca sınırların nereden geçeceği konusunda değil, o sınırların içindeki ve çevresindeki coğrafyanın nasıl adlandırılacağı konusunda da yüzyıllardır olduğu gibi mücadele ediyor. Bugün ABD ve Kanada arasındaki durum da bu mücadelenin tipik bir örneği. Aslında isim vermek, toprağa sahip olmak anlamına gelmiyor; fakat o coğrafyanın hikayesini kimin anlatacağını belirleme iddiasını atabilme hakkı veriyor.
Trump daha önce Meksika Körfezi’nin ABD’deki resmi kullanımını “Gulf of America” olarak değiştirmiş, Alaska’daki Denali’nin federal adını yeniden “Mount McKinley” yapmıştı. Şimdi Ontario Gölü’nün “Lake America” olmasıyla birlikte bir örüntü belirginleşiyor: “America First” yalnızca gümrük tarifelerinde, NATO tartışmalarında veya Washington’ın dış politikasında değil, haritada da bariz şekilde hissettirilmeye çalışılıyor.
Devletler tarih boyunca coğrafi isimleri egemenlik ve kimlik mücadelesinin parçası olarak kullanma girişimlerinde bulunmuştur. Örneğin Japonya ile Güney Kore arasında yıllardır devam eden “Sea of Japan/East Sea” anlaşmazlığı bunun örneklerinden biri. Tokyo “Japon Denizi” adının uluslararası standart olduğunu savunurken Seul, Japon sömürge döneminin tarihsel mirasına dikkat çekerek “Doğu Denizi” adının da kullanılmasını istiyor. Görünürde iki kelime arasında tercih yapılıyor fakat arka planda sömürgecilik, tarihsel hafıza ve iki ülkenin birbirine bakışı bulunuyor.
İran ile bazı Arap ülkeleri arasındaki “Persian Gulf-Arabian Gulf” tartışması da bundan farklı değil. İran için “Persian Gulf” yalnızca bir coğrafi isim değil, binlerce yıllık tarihsel kimliğinin bir uzantısı. Körfez'deki bazı Arap ülkelerinin “Arabian Gulf” ifadesini tercih etmesi ise aynı coğrafyanın başka bir siyasi ve kültürel merkezden tanımlanması anlamına geliyor. Bu yüzden uluslararası bir organizasyonun veya şirketin hangi ifadeyi kullandığı bile zaman zaman diplomatik tepkiye yol açabiliyor.
Benzer bir mücadeleyi Güney Çin Denizi’nde de görebiliriz. Filipinler, kendi münhasır ekonomik bölgesiyle bağlantılı alanlar için “West Philippine Sea”, yani “Batı Filipin Denizi” ifadesini kullanıyor. Burada da kelimelerin yarattığı zihinsel harita önemli. “South China Sea” dediğinizde Çin merkezli bir coğrafi tanımlama ortaya çıkarken “West Philippine Sea” aynı alanı Filipinler merkezli bir perspektiften anlatmaya çalışıyor. Gemilerin rotası değişmiyor, denizin koordinatları değişmiyor fakat siyasi anlatı çok şeyi değiştiriyor. Manila’nın isim tercihi bu nedenle Pekin’in geniş deniz yetki iddialarına karşı yürüttüğü daha büyük mücadelenin parçalarından biri.
Bir ismin dış politikayı ne kadar etkileyebileceğinin belki de en çarpıcı örneği ise Yunanistan ile bugünkü Kuzey Makedonya arasında yaşandı. Yugoslavya’nın dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden ülkenin “Makedonya Cumhuriyeti” adını kullanması Atina’nın yıllarca süren itirazına yol açtı. Yunanistan, Makedonya adının kendi tarihsel mirasıyla ve ülkenin kuzeyindeki bölgeyle bağlantılı olduğunu savunuyor, bu kullanımın gelecekte siyasi veya toprak taleplerine zemin hazırlayabileceğini düşünüyordu. Tartışma öyle bir noktaya ulaştı ki bir ülkenin NATO ve Avrupa-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmesi dahi isminden etkilendi. 2018 Prespa Anlaşması’yla “Kuzey Makedonya” isminde uzlaşılması, bazen haritadaki tek bir kelimenin dış politika üzerinde askeri anlaşmalar kadar etkili olabileceğini gösterdi.
Türkiye’nin “Turkey” yerine uluslararası alanda “Türkiye” adını kullanma kararı ise isim diplomasisinin çatışmasız başka bir biçimiydi. Ankara, 2022’de Birleşmiş Milletler’e yaptığı başvuruyla ülkenin yabancı dillerdeki resmi kullanımının “Türkiye” olarak değiştirilmesini istedi ve talep kabul edildi. Burada başka bir ülkeye yönelik egemenlik iddiası yoktu; mesele ülkenin kendisini uluslararası sistemde hangi isimle temsil etmek istediğiydi. Fakat temel mantık yine aynıydı: Bir devlet, kendi kimliğinin başkaları tarafından hangi kelimeyle tanımlanacağını dış politikanın bir parçası olarak görüyor.
Trump’ın hamlesini bütün bu örneklerden farklı ve daha önemli hale getiren ise teknoloji. Yüz yıl önce bir devlet coğrafi isim değiştirdiğinde bunun küresel ölçekte görünür hale gelmesi atlasların, ders kitaplarının, denizcilik haritalarının ve resmi belgelerin değiştirilmesini gerektiriyordu. Bugün Washington’daki bir veri tabanı güncelleniyor, ardından Google ve Apple sistemlerini değiştiriyor ve birkaç gün içerisinde milyonlarca insan telefonunda yeni adı görmeye başlıyor. ABD’de yaşayan biri haritasını açtığında “Lake America”, Kanada’da yaşayan biri ise aynı noktaya baktığında “Lake Ontario” görüyor.
Bunun uluslararası ilişkiler açısından sonuçları Ontario Gölü tartışmasından çok daha büyük olabilir. Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının ardından dijital haritaların yarımadanın sınırlarını kullanıcının bulunduğu ülkeye göre farklı biçimlerde göstermesi benzer bir tartışmayı daha önce ortaya çıkarmıştı. Dolayısıyla dijital harita şirketleri artık yalnızca bize A noktasından B noktasına nasıl gideceğimizi söylemiyor; hangi sınırın, hangi ismin ve hangi siyasi gerçekliğin ekranda görüneceğini belirleyen küresel aktörler haline geliyor. Eskiden haritayı çizen imparatorluklardı, bugün ise haritayı tek bir tuşla güncelleyen algoritmalar var.
Trump'ın dış politikasının mihenk taşlarını oluşturan milliyetçilik veya kişisel ego üzerinden okunabilecek bu hamle. Trump karmaşık dış politika meselelerini seçmenin birkaç saniye içerisinde anlayabileceği sembollere dönüştürmek konusunda son derece etkili bir siyaset yürütüyor. Gümrük tarifeleri, ticaret açığı, NATO bütçeleri veya uluslararası ticaret anlaşmaları teknik meseleler. “Meksika Körfezi artık Amerika Körfezi” veya “Ontario Gölü artık Amerika Gölü” ise herkesin anlayabileceği, tartışabileceği ve taraf olabileceği mesajlar. Böylece “America First” soyut bir dış politika doktrini olmaktan çıkıyor ve vatandaşın telefonundaki haritada bile görebileceği somut bir sembole dönüşüyor.
Üstelik Ontario Gölü kararının Kanada ile ticari ve siyasi gerilimin yükseldiği bir dönemde gelmesi de göz ardı edilemez. Trump’ın daha önce Kanada’yı ABD’nin “51’inci eyaleti” olarak nitelendiren provokatif söylemleri düşünüldüğünde “Lake America” tercihi yalnızca iç politikaya yönelik milliyetçi bir jest olarak okunamaz. Washington, Kanada’nın göle ne diyeceğini belirleyemez ve Amerikan kararnamesi Ottawa’yı hukuken bağlamaz. Fakat Trump yine de Kanada ile paylaşılan devasa bir coğrafi yapının adını Amerikanlaştırarak sembolik bir üstünlük mesajı üretiyor. Bir anlamda “Bu coğrafyada ağırlık merkezi benim” diyor.
Ontario Gölü’nün adı birkaç yıl sonra yeniden değişebilir. Bir sonraki Amerikan yönetimi Trump’ın kararını geri alabilir. Kanada hiçbir zaman “Lake America” demeyebilir ve dünyanın büyük bölümü Ontario Gölü demeye devam edebilir. Fakat Trump’ın ortaya çıkardığı soru bundan çok daha kalıcı: Bir devlet, dünyanın en büyük teknoloji şirketlerini kendi resmi terminolojisine uyum sağlamaya ikna ettiğinde ulusal bir siyasi kararın sınırlarını ne kadar genişletebilir?
Yüzyıllar boyunca güç sahibi devletler dünyayı haritalandırdı, isimlendirdi ve kendi merkezlerinden tanımladı. Bugün harita artık duvarımızda değil, cebimizde. Bu yüzden belki de geleceğin en önemli egemenlik mücadelelerinden biri sınırların nereden geçtiği kadar, o sınırların telefon ekranlarımızda nasıl gösterildiği konusunda yaşanacak.
Diplomasinin dili de giderek dijitalleştiyor ve artık şu soruya cevap aranıyor: Dijital çağda diplomatik egemenlik nasıl ve kim tarafından yönetilecek?
Bu sorunun cevabını önümüzdeki süreçlerde bulabilmeyi umuyoruz.