Son günlerde medyada dolanan iddialar, Türkiye’nin Suriye topraklarına radar konuşlandırma girişiminde bulunduğunu ve bunun İsrail tarafından ciddi bir tehdit olarak algılandığını söylüyor. Bu iddia doğru olsun ya da olmasın, tartışmanın kendisi bize şunu anlatıyor: Suriye’de istikrar sağlanmaya çalışırken, dış müdahale kaçınılmaz olacak. Zira İsrail’in 50 yılı aşkın bir süredir Golan Tepelerindeki varlığı, bu coğrafyanın satranç tahtası olduğu gerçeğini bir kez daha gözler öbüne seriyor. İsrail, operasyonlarının bu yol ile daha kolay tespit edileceği gerekçesiyle iddiayı kesin bir dille reddetti.
Radar meselesini yalnızca askeri-teknik bir başlık gibi okumamak gerekir. Radar, füzeden ya da uçaktan farklıdır. Radar, ateş etmekten önce görme meselesidir. Görmek ise güçtür. Kim kimi, ne zaman, nerede görebiliyorsa durumun nabzını da o belirler. Bu nedenle İsrail’in tepkisi, “uçaklarımız zorlanacak” kaygısından çok daha derin. İsrail için mesele, Suriye hava sahasında yıllardır süren fiili serbestinin ilk kez başka bir aktör tarafından kayıt altına alınması ihtimalidir.
İsrail’in asıl hassasiyeti Suriye değil, İran hattı. Suriye semaları, Tel Aviv için yalnızca bir operasyon alanı değil, İran’a gözdağı verebileceği bir ön cephe. Bu koridorun izlenebilir hale gelmesi, İsrail’in belirsizlik üzerine kurulu caydırıcılığını zayıflatacaktır. Belirsizlik zayıfladığında İsrail genellikle iki yola başvurur: Ya daha erken hareket edip kendince sert vurur ya da uluslararası baskıyı artırarak karşı tarafı geri adım attırmaya çalışır. Suriye’deki mesele, ilk seçeneğin İsrail reflekslerine daha yakın olduğunu gösteriyor.
Peki bu iddaya göre Türkiye açısından sorulması gereken temel soru şu: Bunun Ankara’ya ne katkısı olur? Suriye’de devlet kapasitesinin yeniden inşasına yardım mı, İsrail’in manevra alanını daraltmak mı, yoksa her ikisini aynı anda denemek mi? Nitekim ilk senaryoya göre kurulan radarlar daha sonra Suriye ordusuna devredilecek iddiası da mevcut. Muhtemelen cevap bu üçlü arasında gidip geliyor. Türkiye uzun süredir Suriye’nin kontrolsüz, dağınık ve istismara açık bir alan olmasının kendi güvenliği açısından sürdürülemez olduğunu düşünüyor. Hava sahasının izlenmesi ise bu noktada, modern devlet olmanın temel unsurlarından biri.
İsrail’in, güvenlik doktrinini özetler nitelikte geçmişte Suriye’deki askeri tesisleri vururken kullandığı dil ve açıklama dikkat çekiciydi. “Hareket özgürlüğümüzü kısıtlayacak her hamleyi tehdit sayarız.” İsrail için tehdit algılandığında, mesele karşısındaki aktörün kim olduğundan çıkmaya başlıyor, kendi hareket serbestisinin ne ölçüde daraldığı oluyor. Bugün bu daralma Türkiye üzerinden tartışılıyor. Dün Rusya’ydı, ondan önce İran’dı. Bu noktada şunu netçe görebiliyoruz: aktör değişse bile refleks değişmiyor.
Amerika Birleşik Devletleri, radar sistemleri senaryosunda dengeleyici rol oynamaya çalışacaktır. Washington’un Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma istemediği açık. Ancak ABD’nin bu tür krizleri “kontrollü gerginlik” seviyesinde tutma kapasitesi, sahadaki aktörlerin kırmızı çizgileri sertleştikçe azalıyor. İran dosyası bu sertleşmenin ana motoru olmaya devam ediyor.
Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurulan İsrail hattı da bu çerçevenin dışında değil. Bu işbirliği yalnızca deniz yetki alanları ya da enerji boru hatlarıyla ilgili değil, aynı zamanda Türkiye’ye karşı psikolojik bir denge unsuru olarak kullanılmaya çalışılıyor. Türkiye ise bu göz göre göre gelen tehdide karşı kendini güvenceye almayı zaruri görüyor.
Önümüzdeki dönemde en riskli senaryo, radarların fiilen sahaya yerleşmesiyle İsrail’in “önleyici” bir saldırı ihtimalini ciddi biçimde değerlendirmesi olur. Böyle bir durumda mesele sadece Suriye’yi aşar. Türk personelinin ya da Türk kontrolündeki bir sistemin hedef alınması, iki ülke ilişkilerinde uzun süre onarılması zor bir kırılma yaratır. Kimsenin açıkça istemediği ama herkesin ihtimal dahilinde tuttuğu bir eşik bu.
Diğer daha sessiz senaryo ise Türkiye’nin radar meselesini sahaya tam yansıtmak yerine diplomatik bir baskı aracı olarak kullanmasıdır. Orta Doğu’da bazen bir sistemi gerçekten kurmaktan daha etkili olan şey, kurabileceğini hissettirmektir. Bu da Ankara’ya hem Şam üzerinde hem de bölgesel aktörler nezdinde pazarlık alanı açar. An itibarıyla, Türkiye İsrail’e şu mesajı verebilecek konumda olduğunu belirtiyor: Suriye benim sınırımdaki bir ülke, onun güvenliği benim güvenliğim ve bu güvenlik için gerekirse 7/24 gözetleme yapabilirim.
Nitekim Türkiye'nin savunma sanayii artık yerli ve milli radarlarını da ürettiği devasa bir kapasiteye ulaştı. Türkiye artık içerde ve dışarda erken uyarı ağları ve entegre hava savunma altyapıları kurabilecek güçte. Ve buradan da şunu anlıyoruz ki, Türkiye artık yalnızca sahada asker bulunduran değil, hava sahasını izleyen, veriyi yöneten ve bu veri üzerinden güç üreten bir aktör.
*Bu siteye yazılan köşe yazıları Türkinform'un editöryal politikasını yansıtmamaktadır. Köşe yazılarındaki görüşler yalnızca yazarları ilgilendirmektedir.*