Son yıllarda Türk yargı sisteminde en sık duyduğumuz kavramlardan biri hiç kuşkusuz zorunlu arabuluculuk. İş uyuşmazlıklarıyla başlayan bu süreç, ticari davalar, tüketici uyuşmazlıkları ve en son kira ilişkileriyle birlikte neredeyse günlük hayatın olağan bir parçası hâline geldi. Ama gerçekten amaçlandığı gibi uyuşmazlıkları azaltıyor mu, yoksa dava yoluna gidenlerin önüne yeni bir bürokratik eşik mi koyuyor?

Zorunlu arabuluculuk, teoride oldukça makul bir düşünceye dayanıyor: Taraflar mahkemeye gitmeden önce masaya otursun, konuşsun, uzlaşsın. Mahkemelerin iş yükü azalsın, uyuşmazlıklar daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle çözülsün. Ancak uygulamada tablo her zaman bu kadar ideal değil.

“Zorunlu” Olması Ne Kadar Gönüllü?

Arabuluculuğun özü gönüllülük ilkesine dayanır. Taraflar serbest iradeleriyle uzlaşmayı kabul eder. Ancak dava şartı hâline getirildiği noktada, bu gönüllülük büyük ölçüde şekilsel kalmaktadır. Birçok dosyada tarafların tek motivasyonu, “nasıl olsa anlaşamayacağız ama dava açabilmek için gitmek zorundayız” düşüncesi oluyor. Bu da arabuluculuk görüşmelerini, gerçek bir çözüm arayışından ziyade formaliteye dönüştürüyor.

Özellikle taraflar arasında güç dengesizliği bulunan uyuşmazlıklarda — örneğin işçi–işveren veya kiracı–mal sahibi ilişkilerinde — bu durum daha da belirginleşiyor. Hukuki bilgiye ve ekonomik güce sahip olan taraf, süreci bir baskı aracı olarak kullanabiliyor.

Avukatın Rolü: Şekli Temsil mi, Etkin Savunma mı?

Arabuluculuk sürecinde avukatın rolü hâlâ yeterince anlaşılmış değil. Uygulamada avukatın yalnızca toplantıya katılıp imza atan bir figür gibi görülmesi, sürecin kalitesini düşürüyor. Oysa etkin bir arabuluculuk, iyi hazırlanmış hukuki argümanlar ve gerçekçi çözüm önerileriyle mümkündür.

Ne var ki bazı dosyalarda taraflar, “nasıl olsa anlaşmayacağız” düşüncesiyle sürece hazırlıksız geliyor; deliller sunulmuyor, talepler netleştirilmiyor. Bu da arabuluculuğu başarısızlığa mahkûm ediyor.

Zaman Kazancı mı, Zaman Kaybı mı?

Kanun koyucunun en önemli gerekçelerinden biri, yargılamaların hızlandırılmasıydı. Ancak özellikle anlaşmazlıkla sonuçlanan dosyalarda, arabuluculuk süreci yalnızca davaya giden yolu uzatmış oluyor. Başvuru, görevlendirme, toplantı tarihi derken bazen haftalar, hatta aylar kaybedilebiliyor.

Buna rağmen arabuluculuğun tamamen başarısız olduğunu söylemek de haksızlık olur. Gerçekten uzlaşmaya açık taraflar açısından, tek celsede çözülebilecek dosyalar mahkeme sürecine hiç girmeden kapanabiliyor. Sorun, bu mekanizmanın her uyuşmazlık türüne aynı şekilde uygulanmasında yatıyor.

Zorunlu arabuluculuk, doğru dosyada ve doğru şekilde uygulandığında etkili bir çözüm yolu olabilir. Ancak her uyuşmazlığı aynı potada eritmek, hukuki ihtilafların doğasına aykırıdır. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Arabuluculuk zorunlu olmaya devam etmeli mi, yoksa gerçekten gönüllü olduğu hâllerde mi daha verimli sonuçlar doğurur?

Yargının yükünü azaltmak kadar, adalete erişimi kolaylaştırmak da önemlidir. Aksi hâlde hızlı çözüm arayışı, adil çözümün önüne geçebilir.

*Bu siteye yazılan köşe yazıları Türkinform'un editöryal politikasını yansıtmamaktadır. Köşe yazılarındaki görüşler yalnızca yazarları ilgilendirmektedir.*