Bazen dünya siyasetini anlamak için uzun raporlara, karmaşık teorilere gerek yok. İnsan ilişkilerinden yola çıkmak yeterli oluyor. Güven duyduğunuz bir ortağın, bir gün ansızın sizi tehdit etmeye başlaması ne hissettirir? İşte bugün Avrupa’nın yaşadığı tam olarak bu.
Uzun yıllar boyunca Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa için sadece bir müttefik değil, aynı zamanda güvenlik şemsiyesini tutan ülkeydi. Güvenlikte NATO, ekonomide serbest ticaret, siyasette “aynı değerler” bu iki kıtayı birbirine bağladı. Ancak özellikle Donald Trump döneminden itibaren bu çerçeve ciddi biçimde sarsıldı. Trump’ın “önce Amerika” yaklaşımı, müttefiklik hukukunu ikinci plana itti. Grönland çıkışı ise bardağı taşıran son damlalardan biri oldu. Avrupa başkentlerinde şu soru sorulmaya başlandı: "Biz sizinle gerçekten aynı tarafta mıyız?"

Bu güvensizliğin altında birçok neden var. Washington’un Avrupa’ya yönelik gümrük vergisi tehditleri, meseleyi doğrudan vatandaşın cebine dokunan bir noktaya taşıdı. Belçika ve Almanya’dan gelen sert açıklamalar, artık Brüksel’in bu dili sineye çekmeye niyetli olmadığını gösteriyor. Avrupa ilk kez bu kadar açık şekilde şunu söylüyor: “Biz tehdit edilecek bir pazar değiliz. Evet sana güvendik, ama bu silahı bize doğrult diye vermedik.”
NATO hala varlığını sürdürüyor ama Avrupalılar ilk kez yüksek sesle şunu tartışıyor: ABD’ye bu kadar bağımlı bir güvenlik düzeni ne kadar sürdürülebilir? Bu sorunun cevabı henüz net değil, ancak arayış çoktan başlamış durumda.
Tam bu atmosferde Avrupa Birliği’nin Hindistan’la imzaladığı ticaret anlaşması tesadüf değil. Avrupa Birliği, kendine yeni kapılar arıyor. Hindistan ise genç nüfusu ve büyüyen ekonomisiyle bu arayışın doğal adreslerinden biri. Bu anlaşma, sadece ekonomik değil psikolojik bir kopuşun da işareti. Avrupa artık “tek bir merkeze bağlı kalmadan da ayakta durabilirim” demeye çalışıyor.
Aynı arayış tüm liderlerde var artık. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin Japonya’ya gitmesi, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın Çin’le temas kurması, Avrupa’nın dünyayı artık ABD ve onun getirilerinden ibaret görmediğini gözler önüne seriyor. Avrupa, ‘alternatifimiz var’ demek istiyor.

Bu noktada Türkiye’nin adı daha sık anılmaya başlandı. Türkiye, son yıllarda savunma sanayiinde attığı adımlarla Avrupa’nın dikkatini çekiyor. İHA’lar, savunma sistemleri ve askeri tecrübe, Türkiye’yi sadece bir müttefik değil, potansiyel bir güvenlik ortağı haline getiriyor. Avrupa’nın kurmayı düşündüğü yeni güvenlik şemsiyesinde Türkiye’ye yer açılması fikri, Trükiye’nin merkez ülke olarak uluslararası güvenlikte sıyrılmasıyla gündeme gelmeye başladı.
ABD’nin merkezde olduğu hegemonik düzen yavaş yavaş aşınıyor. Ama bu, dünyanın başıboş kaldığı anlamına gelmiyor. Aksine, ülkeler yeni yollar deniyor, yeni dengeler kuruyor. Ne tamamen Amerika’ya bağımlı bir sistem, ne de sert bloklara bölünmüş bir dünya…
Belki de bugün yaşadığımız şeyin adı tam olarak bu: Üçüncü bir yol arayışı. Daha esnek, daha çok seçenekli, daha az dayatmacı bir düzen.