Grönland meselesi artık “uç bir Amerikan hayali” ya da “Trump’ın gündem büyütme taktiği” gibi geçiştirilecek bir şey değil. Washington adayı açık açık istiyor, üstelik “gerekirse ordu dahil” gibi ağır bir cümleyi ardında bırakıyor ki bu durum, NATO içinde bile alışık olmadığımız bir çatlağı görünür kılıyor. Kopenhag’ın ve Grönland yönetiminin verdiği tepkiler ise meseleyi sadece bir diplomatik sürtüşmeden çıkarıp, mevcut tartışmalar yetmezmiş gibi yeniden uluslararası hukukun ve ittifak sisteminin geleceğini tartışmaya açıyor.
Danimarka, ABD ile yapılan görüşmenin “kolay geçmediğini” söylüyor. Grönland ise "satılık değiliz, ABD’ye ait olmayacağız" diyor. Beyaz Saray tarafıysa “teknik görüşmeler” ve “çalışma grubu” diyerek meseleyi kurumsal bir hatta taşımanın peşinde. Burada tehlikeli olan şey şu: Bir ülkenin toprağı, hele ki NATO üyesi bir ülkenin toprağı, kendi müttefikleri tarafından pazarlık masasında “teknik detaylara” indirgenmeye başlarsa, bu dünya düzeninde nelere teamül oluşturur bunu anlamak gerekiyor.
Grönland’ın haritadaki yeri, siyasetin dilini belirliyor. Kuzey Kutbu’na bakan, okyanus hatlarını kontrol eden, hava ve erken uyarı sistemleri için stratejik bir kapı. Bunu herkes biliyor ama artık saklanmıyor. Trump yönetimi “ulusal güvenlik” gerekçesini öne sürerek Grönland’ı istemeyi sürdürüyor. Danimarka ve Avrupalılar ise bu baskıya karşı “askeri varlığı artırma” yoluna gidiyor.
Başkan Trump, göreve geldikten sonra ABD'yi NATO içinde yeniden konumlandırdı. Ancak Grönland hamlesiyle artık kendisinin iyice çemberin dışında görünmesine neden oluyor. Finlandiya ve Estonya’nın Danimarka öncülüğünde düzenlenecek “Arctic Endurance” tatbikatının planlama sürecine katılması, sadece teknik bir hazırlık değil. Bu, “Arktik’te yalnız değilsin Danimarka” mesajı. İsveç, Norveç, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin personel göndermeye hazır olduğunu açıklaması da aynı çizginin devamı. Almanya'nın 15 asker göndermesi açıklaması ve Norveç'in 2 asker göndermesi, kamuoyunda gülünç olduğuna ilişkin tartışmalara yol açtı. Fransa’nın ilk unsurları yola çıktı bile. Polonya’nın “biz yokuz” demesi ise Avrupa’nın hala her krizde aynı refleksi veremediğini hatırlatıyor.
Ben bu tabloyu iki şekilde okuyorum: Birincisi, Avrupa ilk kez gerçekten “ABD’ye rağmen bir birlik görüntüsü” vermeye çalışıyor. İkincisi, NATO’nun içinde bir NATO oluşuyor; yani herkes aynı şemsiyenin altındaymış gibi görünse de, rüzgar ters taraftan esince herkes kendine daha yakın duran direğin yanına gidiyor.
Washington’daki buluşma sonuçsuz kaldı deniyor ama görüşmenin çıktılarına göre pek de sonuçsuz kaldığı söylenemez. Mesele “siyasi pazarlık” aşamasından “kurumsal baskı” aşamasına geçti. Beyaz Saray “teknik görüşmeler” dediği anda artık meseleyi normalleştirmeye başlıyor. Yani “satın alma fikri konuşulur bir şeydir” algısı yaratılıyor.
Bu bir tür psikolojik eşik yönetimi. Önce söylem sertleşir. Sonra aynı hedef “daha makul” bir çerçeveyle sunulur. Ardından masada kalıcılaşır. En sonunda da herkes “bu zaten konuşulan bir şeydi” diyerek alışır.
Grönland Başbakanı Nielsen’in uluslararası hukuka vurgu yapması bu yüzden önemli. Çünkü konu sadece ada değil. Konu, devletlerin sınırlarının “baskı altında pazarlık konusu” yapılması.
Danimarka Grönland’ı satabilir mi? Hukuken mümkün mü?
Bugün belki de sorulması gereken en kritik sorulardan biri bu: Danimarka’nın böyle bir satış yapması uluslararası hukuk açısından hukuken mümkün mü?
Kağıt üzerinde bakarsak, tarih boyunca “toprak devri” örnekleri var. Alaska’nın Rusya’dan ABD’ye satılması, Louisiana satışı, farklı dönemlerde yapılan sınır düzenlemeleri… Yani uluslararası hukukta “toprak devri teorik olarak imkansızdır” diye bir duvar yok.
Ama bugün dünyanın geldiği yer, 1800’lerin mantığıyla işlemiyor. Modern uluslararası hukuk, özellikle iki temel prensibe dayanıyor:
Birincisi, kuvvet kullanma yasağı ve tehdidi. Bir devleti “istersen satın alırım ama olmazsa zorlarım” çizgisine iten yaklaşım, hukuken satışı bile tartışmalı hale getirir. Çünkü o satış "özgür irade ile mi yapılmıştır acaba" sorusu doğar. Bir anlaşma kağıt üstünde olsa bile, baskı altında yapılmışsa meşruiyet tartışması bitmez.
İkincisi, halkların kendi kaderini tayin hakkı. Grönland, özerk yönetime sahip, kendine ait bir siyasi iradesi bulunan bir toplum. Grönlandlıların açık biçimde “satılık değiliz” demesi, bu adanın “mülk” gibi devredilemeyeceğini gösteriyor. Danimarka teorik olarak “biz karar veririz” dese bile, siyasi meşruiyet Grönland halkının rızası olmadan kurulamaz.
Yani şu noktaya geliyoruz: Satış fikri, günümüz uluslararası hukuk ikliminde “yapılabilir” gibi görünse bile, hem halk iradesi hem baskı unsuru hem de ittifak ilişkileri nedeniyle hukuki olmaktan çok siyasi kriz üretir.
Uluslararası hukukta özel bir “satın alma yasağı” var mı?
Uluslararası hukukta konuya ilişkin net bir madde yok. Yani “Bir ülke başka bir ülkeyi satın alamaz” diye tek cümlelik bir hüküm aramak nafile. Ancak uluslararası hukuk çoğu zaman böyle işlemiyor. Yasaklar, prensiplerin birleşiminden çıkar.
Burada çerçeveyi belirleyen şey, BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı, devletlerin egemen eşitliği ve toprak bütünlüğü ilkesi, ayrıca self-determinasyon (kendi kaderini tayin hakkı) prensibidir.
Yani “toprak devri” başlı başına suç değildir. Fakat devrin koşulları, baskı unsuru ve halk iradesi uluslararası hukuk açısından belirleyici hale gelir. Bu yüzden Grönland meselesi, “satın alınır mı alınmaz mı”dan çok “hangi dünya düzeni normal sayılacak” tartışmasına dönüşüyor.
Eğer ABD Grönland’ı alırsa, dünyada nasıl bir teamül oluşur?
Burası asıl kırmızı çizgiyi oluşturuyor.
Grönland’ın “satın alınması” ya da “fiilen ABD kontrolüne girmesi” gibi bir senaryo gerçekleşirse, dünyaya şu mesaj gider: Büyük devletler, stratejik gördükleri bölgeleri ekonomik, askeri ve siyasi baskıyla koparabilir.
Bu sadece Arktik’le sınırlı kalmaz. Çünkü dünya şu an zaten kırılgan.
Yarın başka bir büyük güç, “benim ulusal güvenliğim” diyerek başka bir bölge için aynı dili kurar. Ve bu dil bir kere meşrulaşırsa, devletlerin sınırları yeniden pazarlık masasına düşer. İşte o zaman uluslararası düzen, “kurallara dayalı sistem” olmaktan çıkar, “güçlü olanın belirlediği sistem”e daha hızlı bir şekilde yol alır.
Grönland’da özellikle güney ve güneybatı bölgelerinde Nadir Toprak Elementleri (NTE) açısından zengin yatakların bulunduğu biliniyor. Ancak NTE işinde mesele sadece madenin varlığı değil çıkarma, rafinaj ve tedarik zincirinin yönetimi de önemli. ABD'nin, Rusya'dan sonra bölgeye yakınlığı da iştahı için büyük bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Grönland aynı zamanda dünyanın keşfedilmemiş hidrokarbon rezervleri içinde önemli paya sahip olabileceği düşünülen bir bölge. Dünyanın giderek ısınmasıyla Arktik bölgesinde yeni kuzey rotaları oluşacak. Bu durum da doğu-batı arasındaki ticarette orta koridor ve Afrika'daki tehditlerden azade olma anlamına gelecek.
NATO’nun en büyük sınavı 'kendi içinden gelen tehdit' oldu
NATO yıllardır “dışarıdan gelen tehditlere” göre kendini tanımlıyordu. Rusya, terör, hibrit saldırılar… Ama Grönland meselesi çok ters bir durumu ortaya çıkarıyor: Tehdit dışarıdan değil, içeriden de gelebilir.
Danimarka Başbakanı’nın “bu ciddi bir durum” demesi boşuna değil. Çünkü NATO’nun başat aktörü ABD. Ve ABD bu konuda “müttefik hassasiyetini” ikinci plana atıyor. Trump’ın “bizim onlara ihtiyacımızdan çok onların bize ihtiyacı var” tarzı söylemleri ittifakın ruhunu zedeliyor.
Demem o ki, NATO koruyucu şemsiye olmaktan çıkıp, bazen şemsiyeyi tutanın yön verdiği bir araca dönüşebiliyor. Ve bu hissin yayılması, Avrupa’da da daha fazla “stratejik özerklik” arayışını hızlandırabilir.
Bu mesele konuşulurken hep harita, üs, radar, maden, deniz yolu konuşuluyor. Ama Grönland bir satranç tahtası değil. Orada yaşayan insanlar var. Bu insanlar “hangi bayrağın altında yaşayacaklarını” bir diplomatik pazarlıkta öğrenmek zorunda kalmamalı.
Bir toplumun kimliği, ekonomik değeriyle ölçülmeye başladığında ortaya çok kirli bir siyaset çıkar. “Satın almak” kelimesi bile bu yüzden rahatsız edici. Çünkü insanın yaşadığı vatanı onun evidir. Ev, pazarlık konusu olmaz.