Sözleşme özgürlüğü, özel hukuk sisteminin temel yapı taşlarından biridir. Kişilerin hukuki ilişkilerini kendi iradeleri doğrultusunda düzenleyebilmesi, ekonomik hayatın sürdürülebilirliği ve hukuki güvenliğin sağlanması bakımından zorunludur. Bunun doğal sonucu olarak, tarafların serbest iradeleriyle kurdukları sözleşmeye bağlı kalmaları ve sözleşmeden doğan borçlarını kararlaştırılan şekilde ifa etmeleri beklenir. Ahde vefa ilkesi olarak ifade edilen bu temel yaklaşım, sözleşme hukukunun istikrar sağlayan en önemli prensiplerinden biridir.

Ancak hiçbir sözleşme, kurulduğu anda mevcut olan ekonomik ve sosyal koşullardan tamamen bağımsız değildir. Özellikle uzun süreli sözleşmeler bakımından, sözleşmenin kurulduğu tarih ile ifa edilmesi gereken tarih arasında önemli değişikliklerin meydana gelmesi mümkündür. Ekonomik krizler, olağanüstü maliyet artışları, para değerindeki ciddi değişimler, piyasaların öngörülemeyecek biçimde değişmesi veya tarafların sözleşme kurulurken hesaba katmadığı olağanüstü gelişmeler, başlangıçta makul olan edim dengesini zaman içerisinde bozabilir.

Türk Borçlar Kanunu'nun 138. maddesinde düzenlenen aşırı ifa güçlüğü kurumu tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmıyorsa, sözleşmenin kurulduğu sırada öngörülmesi veya öngörülmesinin beklenmesi mümkün değilse ve mevcut koşullarda sözleşmenin ifası borçlu bakımından dürüstlük kuralına aykırı derecede ağırlaşmışsa, sözleşmenin uyarlanması gündeme gelebilmektedir.

Bununla birlikte, her ekonomik güçlük sözleşmenin uyarlanması sonucunu doğurmaz. Aksi bir yaklaşım, sözleşme hukukunda öngörülebilirliği ortadan kaldırır ve tarafların üstlendikleri ekonomik risklerin tamamını karşı tarafa aktarmalarına imkan tanır. Özellikle ticari sözleşmelerde tarafların belirli ekonomik riskleri baştan üstlendikleri kabul edilmektedir. Bir ticari işletmenin maliyetlerinin artması, kur değişikliklerinin meydana gelmesi veya piyasadaki olağan dalgalanmalar tek başına olağanüstü durum olarak nitelendirilemez.

Bu nedenle, uyarlama talebinde bulunulurken öncelikle ortaya çıkan değişikliğin gerçekten olağanüstü olup olmadığı belirlenmelidir. Bunun yanında, değişikliğin sözleşmenin ekonomik dengesini ne ölçüde bozduğu, tarafların bu riski sözleşme ile kimin üzerine bıraktığı ve sözleşmede değişen koşullara ilişkin özel bir düzenleme bulunup bulunmadığı da dikkate alınmalıdır.

Uyarlamanın amacı da sözleşmeyi taraflardan biri bakımından tamamen ortadan kaldırmak değildir. Esas olan, değişen koşullar nedeniyle bozulan sözleşme dengesinin mümkün olduğu ölçüde yeniden kurulmasıdır. Bu nedenle hakim, somut olayın özelliklerine göre sözleşme bedelinin değiştirilmesi, ödeme koşullarının yeniden düzenlenmesi veya başka bir uyarlama yöntemi üzerinde değerlendirme yapabilir.

Burada dürüstlük kuralı önemli bir ölçüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Taraflardan birinin sözleşmeden doğan borcunu aynen yerine getirmesinin, ortaya çıkan olağanüstü koşullar nedeniyle artık diğer tarafın katlanmasını bekleyemeyeceği ölçüde ağır bir sonuç doğurması halinde, sözleşmenin başlangıçtaki dengesinin korunması yerine hakkaniyete uygun yeni bir dengenin kurulması gündeme gelmektedir.

Sonuç olarak, sözleşmenin uyarlanması ahde vefa ilkesinin reddi değildir. Aksine, ahde vefa ilkesinin olağanüstü koşullarda hakkaniyet ve dürüstlük kuralı ile birlikte uygulanmasını sağlayan istisnai bir mekanizmadır. Sözleşmeye bağlılık, tarafların öngöremeyecekleri olağanüstü gelişmeler karşısında sınırsız bir katlanma yükümlülüğü anlamına gelmemektedir.