Üç günlük Doğu ve Güneydoğu Anadolu yolculuğundan döndüm. Kısa bir yolculuktu ama bana Türkiye’yi yeniden düşündürdü.
Van’dan Diyarbakır’a, Şanlıurfa’dan Iğdır’a, Kars’tan Erzurum’a, Erzincan’dan Bitlis ve Siirt’e kadar uzanan bu coğrafyada öyle güzellikler gördüm ki insanın hem içi açılıyor hem de geçmişi düşünmeden edemiyor.
Beni en çok etkileyen ise insanlarımızın misafirperverliği oldu. Kapısını açan, sofrasını paylaşan, yabancıyı kısa sürede dost bilen insanlarla karşılaştım.
Ve kendi kendime sordum:
Biz neden yıllarca birbirimizden bu kadar uzak kaldık?
Aslında birbirimize uzak değilmişiz. Bizi uzaklaştıran; yaşadığımız acılar, korkular, önyargılar ve çözülemeyen sorunlar olmuş.
Keşke 30-40 yıl önce enerjimizi çatışmalara değil; eğitime, üretime, sanayiye, yollara ve turizme harcasaydık.
Kim bilir bugün bu bölge nerelerde olurdu?
Kaç genç hayatını kaybetmez, kaç aile evladının yolunu gözlemez, kaç annenin yüreği yanmazdı?
Şehit annelerimizin acısını da unutmadan söylüyorum: Geçmişte yaşanan hiçbir acıyı birkaç kelimeyle geçiştiremeyiz. Ancak geçmişi değiştiremeyiz.
Değiştirebileceğimiz tek şey bundan sonrasıdır.
Bugün yolların gelişmesiyle bölgeyi çok daha rahat gezebiliyoruz. Van’ın doğası, Diyarbakır’ın tarihi ve modern yüzü, Şanlıurfa’nın kadim kültürü, Iğdır’ın kendine özgü coğrafyası, Kars’ın tarihi dokusu insanı etkiliyor.
Erzurum zaten benim memleketim. Erzincan’ın gelişimini görmek gurur veriyor. Bitlis ve Siirt’in tarihi ve doğal güzellikleri ise turizm açısından büyük bir değer taşıyor. Elazığ ve Tunceli de doğa turizmi için keşfedilmeyi bekleyen önemli merkezler.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin en büyük hazinelerinden biridir.
Artık seyretme değil, çalışma zamanı.
Doğa turizmini, kültür ve inanç turizmini, gastronomiyi, kış ve yayla turizmini birlikte geliştirmeliyiz. Köylerimizi, yöresel ürünlerimizi, el sanatlarımızı ve mutfağımızı da bu kalkınmanın içine katmalıyız.
Çünkü turizm sadece otel demek değildir.
Turizm; köylünün üretmesi, esnafın kazanması, gençlerin iş bulması ve insanların kendi memleketinde gelecek kurabilmesidir.
Ben bu yolculuktan bir düşünceyle döndüm:
Bu ülkeye gerçekten yazık etmişiz.
Ama artık geçmişe hayıflanıp zaman kaybetmenin de anlamı yok.
Dağlara korkuyla değil, turistlerle çıkmalıyız. Yollara gözyaşıyla değil, umutla bakmalıyız. Anneler çocuklarını korkuyla beklememeli, gençler geleceklerini kendi memleketlerinde kurabilmeli.
Barış yalnızca silahların susması değildir.
Barış; insanların birbirine güvenmesi, aynı sofrada buluşması, ticaret yapması, turizmi geliştirmesi ve çocukların umutla büyümesidir.
Şimdi önümüzde büyük bir fırsat var.
Geçmişin kayıplarını bir günde telafi edemeyiz. Ama bundan sonraki yılları çok daha iyi değerlendirebiliriz.
Kırk yıl kaybettik. Artık bir günümüzü bile kaybetmeyelim.
Çünkü bu ülkenin doğusunda da batısında da aynı umut, aynı sofra ve aynı gelecek var.
Yeter ki birbirimize güvenelim, barışın kıymetini bilelim ve artık birlikte çalışalım.